Elli yıldır beklediğim sevgili! Anladım ki «Sen güzeli ben garibe vermezler»

Kırk dokuz yıl önce sabaha karşı telefon sesiyle uyandım. Gazeteden arıyorlardı. ? Gece sekreteri Oğuz Bey ile (Akkan), Yazı İşleri'nden iki arkadaşı Harbiye 1. Ordu Komutanlığına götürdüler.

Kırk dokuz yıl önce sabaha karşı telefon sesiyle uyandım. Gazeteden arıyorlardı.
– Gece sekreteri Oğuz Bey ile (Akkan), Yazı İşleri’nden iki arkadaşı Harbiye 1. Ordu Komutanlığına götürdüler. Merak ediyorduk. Radyoda Silahlı Kuvvetler adına bir bildiri yayımlanıyor. Hükûmete el koyduk filan, diye...
– Ben geleyim öyle mi?
– İyi olur ağabey, dediler.
Citroën’e atladım. Yeşilköy’de oturuyoruz o tarihte. Askerî Hava Alanı’nın önünde, taretleri köprüye çevrilmiş tankları görünce irkildim. Bu yoldan kimin gelmesini bekliyorlardı?
Topkapı’dan şehre giremezsiniz dediler. Bütün araçlara, hepimize. Manevra kıyafetli bir binbaşı bana sokuldu. Ön camda basın plaketi var.
– Günaydın, dedi. Gazetecisiniz. Hangi gazeteden? Bu saatte acele nereye gidiyorsunuz?
Sohbeti koyulaştırdık, ki bir sual sordu bana. (Daha önce ben ona radyoda dinledim, hekimler ile gazeteciler hüviyetlerini göstererek iş yerlerine gidebilir, onlara sokağa çıkma yasağı yok, dediler. Bırakın ben gideyim, demiştim.)
– Arkadaş siz gazetecilerin kulağı delik olur, dedi; kimler var bu işin başında biliyor musun?
– Çekinmesem ben de size soracaktım, diye cevap verdim. Ama söyleyeyim. Ordu duruma el koydu anlaşılan.
– Nereden anladın?
– Burada yolumuzu siz askerlerin kestiğini görünce anladım.
Binbaşı bana izin verdi. 27 Mayıs 1960 sabahıydı. 
*
Aradan bir yarım yüzyıl (49 yıl) geçti. Mehmet Baransu’nun atlatma haberini Taraf’ta okuduk. Genelkurmay Harekât Başkanlığı’nda hazırlandığı söylenen İrticayla Mücadele Eylem Planı adlı bir belgeyi ele geçirdik diyordu. Gazetesi haberi manşetten verdi, «AKP ve Gülen’i bitirme planı» diye.
İlk ses Fethullah Gülen’den geldi: «Ordu milletin gözbebeğidir. Onun kredisine dokunan bize de dokunur.» diyordu.
Başbakan Erdoğan Şanlıurfa’daki parti kongresinde esti gürledi: «Gerekirse biz de ilgililerle onlara (yani askerlere) yönelik olarak davaları açacağız. Bu gayri hukukî sürece seyirci kalamayız» diye gözdağı veriyordu.
Dedim ya 49 yıl geçti aradan. O tarihte ben 32 yaşındaydım. Bu demektir ki ömrümün yarısından çoğunu başıbozuk ile asker arasında yeni bir çatışma ne zaman çıkacak endişesiyle geçirmişim. Genelkurmay Savcılığı bildiriler yayımlıyor. O belge bizim burada hazırlanmadı, diyor. Soruşturmaya derhal başladık. Ama «yayım yasağı» koymayı da ihmal etmedik. (Siz, yani kim ollarak? Genelkurmay Askerî Mahkemesi marifetiyle!)
Benim diyeceğim üç heceden fazla bir laf değil:
– Gene mi? 
*
Gençlerden bir köşekadısının dünkü yazı başlığı da üç hecelikti: «Yetti be!» (Yeni Şafak, 15 haziran). Adı Hakan Albayrak. O gazetenin sahibi olan ailenin bir çocuğu olmalı. 1960’daki Hakkı’nın yaşıtı görünüyor köşe başlığındaki fotoğrafta.
Okudum yazdıklarını. Bu son çıngarı kınamayan yoktu gazetelerde; iki tarafı da (birini sahiplenmeden) eleştirenler var. Genç yazar onlardan değil.
Yeni Şafak bana gelen gazetelerin AKP’ye en yakın olanı. Üslup olarak pek hoyrat değildir habercileri ve yorumcuları. Ama bakın Hakan adlı genç adam TSK’yı nasıl bir tavır ve hangi kelimelerle eleştiriyor: 
* «Askerlik mesleğini bir kenara bırakıp gene siyaset ve toplum mühendisliğine soyunmuşlar... Gene demokratik hukuk devletine tuzak... Utanmadan, arlanmadan, akıllanmadan!»
* «Siyasetçiler, devlet adamları, Bşabakan ve Cumhurbaşkanı (...) alttan almaya daha ne kadar devam edecekler? Ordu yıpranmasın diye diye, ordunun yozlaşmasına hizmet ediyorlar.»
* «Askerler siyasetin <s>sine bile bulaşamaz hale getirilmedikçe, bu iş böyle devam eder. Fethullah Gülen Hocaefendi <Müessese ile bir derdimiz yok!> diyor amma aslında bütün derdimiz <müessese> ile... (...) Üç beş kendini bilmezden kaynaklanan bir mesele değil, kurumsal bir mesele, evet.»
* Sivil siyasete akıl öğretiyor: 1. Org. Başbuğ’dan istifası istenecek. 2. Bu planı yapanlar hakkında soruşturmayı siviller yürütecek. 3. Bu işlere karışmış veya karışabilecek subaylar ordudan ihraç edilecek. 4. Bakanlar Kurulu Genelkurmay Başkanı’nı istediği zaman görevden alacak. 5. Askerî mahkemeler, siyasal ve toplumsal hayata tecavüz mahiyeti taşıyan belgeleri milletten gizlemeyecek.
*
Ben Hakan yaşındayken boyumdan büyük bir şeyler yazdığımı düşününce, önce gider Şükrü Baban Hocama okurdum yazımı. Sık sık şu olurdu cevabı:
– Meseli gene unuttun! Haddini bilen helâk olmaz! (Bütün taraflar için geçerli bir uyarıdır bence. Gençlere mahsus değil!)
Ben siyasette haddini bilir askerler ile sivilleri bir arada görebilme ümidini kaybettim artık.
Öylesine bezmişiz ki... Yarım asırdır yolunu gözlediğimiz sahici demokrasiye artık, Karacaoğlan’ın ağzından seslenesim geliyor:
– Sen güzeli ben garibe vermezler!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından
(Sadi Hoşbulduk) 
*Pazar günkü yazınızda (Radikal, 14 haziran) bir hekimden bahsederken «...ki evlâd-ı zükûr’umdandır» diye yazdınız. Ve her zamanki gibi hemen yanında veya Dil Yâresi’nde bu ifade hakkında bizi bilgilendirmeden yazınıza devam ettiniz.
– Haklısınız! O noksanı bugün gidermeye çalışayım.
Eskiden evlad-ı zükûr («erkek evlat») denirdi. Evlat, bildiğiniz gibi Arapça veled’in çoğuludur ve «Bir anne-baba için kendi oğulları ve kızları» demektir; zükûr da zeker’in («erkek») çoğulu. Devamı da varmış: evlad-ı butun («Bir kimsenin kız çocuklarının erkek ve kız çocukları»), evlad-ı zuhur («Bir erkeğin öz çocukları ile erkek evlâdının çocukları») gibi... Oralara kadar gitmeyelim isterseniz. Ben de zaten evlâd-ı zükûr’dan ötesini bilmiyordum, sözlüğe baktım.