Emniyet ve tek bir terörist

Dün yeni haftaya girişimiz dehşet vericiydi, değil mi? Akşam gazeteleri yok artık, ama televizyon var; ben olup biteni orada takip ediyorum. Gün boyu!.. Çok değil mi? İlaveten internetten takip edenler de var. Televizyonlara görüntü yasağı getirildi hemen.

Dün yeni haftaya girişimiz dehşet vericiydi, değil mi? Akşam gazeteleri yok artık, ama televizyon var; ben olup biteni orada takip ediyorum. Gün boyu!.. Çok değil mi? İlaveten internetten takip edenler de var. Televizyonlara görüntü yasağı getirildi hemen.
Başbakanı işittim. Bizden, gazetecilerden şikâyetçiydi gene.
Sol örgütün hücre evi diye başladı ilk haberler. Bütün gürültüye ve Emniyet Âmiri Semih Balaban ile Mazlum Şeker adlı bir gencin öldürülmesine sebep olan çatışma, güvenlik kuvvetlerimiz ile Orhan Yılmazkaya arasında cereyan etmekteymiş.
Hadise sabahın saat 05.00’inde başlamış. Biz ekranda seyrederken saatler geçmişti aradan. Başbakan gazetecilerin işgüzarlığından, çevre halkının tedbirsizliğinden şikâyet ediyordu.
Ama şu sualler de gelir akla. Biz otuz yıla yakındır, adeta bir iç savaş yaşıyoruz. Bir evde yakalanması, demek durdurulması gereken, demek ki suç işleyeceği haberi alınan birileri var. Karşısında en büyük ilimizin cümle emniyet teşkilâtı.
Çok yanılıyorsam beni bağışlayınız! Dün sabah dikikası dakikasına neredeyse birlikte yaşadığımız hadiseyi başlatan ve saatlerce sürdüren sahiden tek bir terörist miydi?
Büyük şehrin asayişinden sorumlu yöneticilerin, yeni yayın yasakları icat etme dışında, o tek kişiyi kapandığı apartman dairesinde etkisiz hale getirme güç ve yetenekleri dün gördüğümüzden ibaret midir?

Kahve ile otizm arasındaki ilişki
Karar veremediğim bir alışkanlıktır bende, günde üç kahve içerim: kuşluk vaktinde, öğle ve akşam yemeklerinden sonra. Filtre, kapuçino, ekspresso filan da bilmem; benimki babamın içtiği kahvedir. Tercihimi bilmeyenlerden soran olur:
– Türk kahvesi mi, diye.
– Türk ve Müslüman, derim; yani sünnetli olsun!
Ondördüncü Louis’nin ilkin Versailles Sarayı’nın bahçesinde içtiğinin adıydı Türk kahvesi; malzemesi ve fincanı Türkiye’den geldiği için. Şimdi ben Türkiye’de kahveyi frenkler gibi mi rica edeceğim:
– Orta şekerli bir Türk kahvesi hanımefendiciğim! diye yani?
Önümde duran mektuptan anladığıma göre, mesela Starbucks kahve Türkiye’mizde de altı yıldır içilmekteymiş. Öyle bir zaman önce, artık burada ne laf ettiysem      -bağışlasın adını hatırlayamadım- bir bey aradı beni telefonla.
– Sizin fincan konusunda da titizlendiğinizi anlıyorum. Benim, eski-yeni 2 000’den çok fincanı bir araya getirdiğim bir koleksiyonum var, size de göstermek isterim, dedi.
Bir adres verdi, Ulus’ta Adnan Saygun Caddesi’nde. Gidip göremedim. O sormuştu bana:
– Ne kahvesi içiyorsun, diye.
– Mümkünse Eminönü’nden aldırırım, dedim; Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin oradan.
Yakında kahvenin bizim memleketimizde de çeşitleneceği haberini ilkin ondan aldım. Adını da vererek Starbucks marka kahveden, bu adla anılacak kahvehaneler zincirinden, ayrı bir tat ve üsluptan uzun uzun bahsetti bana.
Şimdi kahvenin de çeşidine bereket. Dondurma çeşitlenmesi gibi. Ben hâlâ seyyar dondurmacıları özlerim. Bisiklet tekerlekli dondurmacılar da değil, sakalar gibi dondurma ve kap kacak kutularını askıyla omuzlarında taşıyan eski dondurmacıları. Onların sabah evlerinde elle çevire çevire yaptıkları iki-üç çeşit dondurma bence daha bir lezzetli olurdu.
O yeni kahvelerden birine gidip, çeşitlerin tadına baka baka birini seçme kararındayım. Eve gelen kahvelerin tadı kalmadı.
*
Starbucks ve Tohum Otizm Vakfı imzalı bir bildiri aldım. Türkiye’mizin 9 ilinde 100’ün üzerinde Kardeş Okul’da erken teşhis ve eğitim çalışmaları yapıyorlarmış. Amaç yurt çapında otizm hastalığı konusunda bilinçlendirme sağlamak. Ve nisan’ın «Otizm Farkındalık Ayı» olarak, benim hiç bilmediğim bir anlamı daha varmış.
Otizm hastalığına dair bilgiler veriyorlar. Erken teşhisin önemini hatırlatıyorlar. Saygı duymamak, gıpta etmemek mümkün mü?
Türkan Saylan aleyhinde edecek laf üretmeye çalışanları düşündüm.

Dil Yâresi
* Ayşenur Arslan’ın CNN Türk’teki programını (Medya Mahallesi) saatlerimiz uyuştukça seyrediyorum.
Dün Habertürk yazıişleri toplantısındaydı. Genel Yönetmen Fatih Altaylı’dan bu gazetenin ne kadar çağdaş, ne kadar olması gerektiği gibi, ne kadar farklı ve kullanışlı olduğuna dair aydınlatıcı yorumlar dinledik. Satış açısından Hürriyet’le Sabah’tan hemen sonra geldiğini öğrendik.
Her zamanki zarafetiyle bunları anlatırken Altaylı, dünya gazetelerinden de söz etti. Dünya kelimesini telaffuz ederken son hecedeki «a» sesinin tenya derken olduğu gibi kısa, derya derken olduğu gibi uzun değil, bu ikisi arası bir vurguyla söylenmesi gerekir.
* Ankaralı okurum Onur Demirci soruyordu:
«Güzel ve yalın bir kompozisyon nasıl yazılır, diye?
«Üniversite mezunuyum, kimse bana nasıl yazılacağını öğretmedi, diye.
«Devletin yüksek kademelerinde kendine yer elde edebilmek için sınavlara hazırlanma sürecindeyim» diyor.
İlköğretim aşamasında bir çocuk «Futbol öğrenmek ve oynamak istiyorum. Ne tavsiye edersin?» diye sorsa, düşündüm:
– Sen işe televizyonda futbol maçlarını seyretmekle başla, derdim herhalde.
Onur Bey okuruma da benzer bir tavsiyede bulunabilirim:
– Güzel yazmayı öğrenmenin en emin yolu okumaktır. Ünlü hikâyecilerimizin, romancılarımızın eserlerinden başlayabilirsiniz. Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık gibi... Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Kemal Tahir gibi...
* Okurum Ersin Kaya, 25 nisan tarihli Milliyet’te şu resimaltı notunu görmüş: «Hitler’in bu resimde kendi otoportresini çizdiği sanılıyor.»
Soruyor okurum:
– Acaba çizdiği başkalarının otoportreleri de var mıymış, diye?
Not. OTOPORTRE (Fr. autoportrait). «Bir kimsenin kendi eliyle yaptığı portresi.» (Büyük Larousse)