Erdoğan ile Baykal'a diyorum ki

Aldous Huxley'in sözüdür; «Ben kültürümü sabahları aynaya bakacağıma Britannica'yı karıştırarak edindim» der.

Aldous Huxley’in sözüdür; «Ben kültürümü sabahları aynaya bakacağıma Britannica’yı karıştırarak edindim» der.
Kültür ne haddime, ama ben de sözüklere çok bakmayı marifet ve meziyet sayanlardanım.
Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal’ın bir kanepede yan yana, yüzlerinde tebessüm, bedenlerinde sukûnet belirtileriyle çekilmiş fotoğraflarını görünce, gene sözlüğe bakma ihtiyacı duydum.
Ülkemizin çok tanınmış iki siyasî lideridir söz konusu olan; iktidarın ve muhalefetin 1 numaralı temsilcileri. Yani bugün için mevcudiyet sebebi, her konuda alabildiğine tartışarak ömür tüketmek olan iki fani.
Sözlükte anlamını bir kere daha okumak istediğim kelimeyse tartışmak fiili. Tartmak değil tartışmak. Bir «müşareket» (Şirket kelimesinden) «ortaklaşa iş» ifade eden fiil yani.
Bakın Avyerdi Sözlüğü bu tartışmak fiilini nasıl tarif ediyor. (Yazımı kazara Baykal ile Erdoğan da okuyabilir hesabıyla, bu nokta üzerinde ısrar ederek sözü biraz uzatacağım.)
*
TARTIŞMAK karşılıklı f. (Eski Türk. tartış-mak «yayın ipini gerip çekmekte boy ölçüşmek». Tart-mak, «çekmek»ten gelir. Aşağıdaki 1. ve 2. anlamlar son dönemde oluşmuştur). «1. Bir konuyu değişik görüş açıları ile ele alıp, farklı düşünce ve deliller ileri sürerek karşılıklı olarak savunmak. 2. Ağız dalaşı yapmak, münakaşa etmek. 3. Güreşte elle karşılıklı olarak birbirini yoklayıp, zayıf taraflarını aramak.      4. Eski Türkiye Türkçesinde halk ağzı. «İtişip kakışmak, mücadele etmek.»
*
Fiilin son dönemlerde gelir olduğu iki anlamdan ilki özetle «bir fikri karşılıklı olarak savunmak» diye ifade ediliyor. (Başbakan Erdoğan ile ana muhalefet lideri Baykal’dan beklediğimiz âkıl liderler olmaları, yani tartışmalarını bu 1 numaralı tarif çerçevesinde tutmalarıdır.) Çünkü ikinci tarif ağız dalaşı’dır, ki lider siyasetçilere yakışmıyor. Bir işe de yaramıyor aslında.
Ama onlara daha da yakıştıramadığımız tartışma üslubu 3’üncü (ki el ense çekmek’tir) ve 4’üncü (itişip kakışma, diyegeldiğimiz) anlam tariflerinde anlatılandır.
*
Geçen yılın kasım ayında ABD’deki başkan seçimi kampanyasını milletçe takip ettik. Sadece haber alarak, okuyarak değil, tele-vizyon sayesinde bütün aşamalarını gözlerimizle de görerek.
Kampanya boyunca demokrat Barack Obama ile rakibi cumhuriyetçi John McCain’in karşılıklı konuşmalarında (bu arada ekranda yüz yüze gelmeleri de vardı), tartışmak fiilini 3. ve 4. anlamında uyguladıklarını ben hiç görmedim. Ya siz?
Sonuçlar açıklandıktan sonra, kaybedenin milletin gözü önünde kazananı hararetle kutlayışını da gördük. Ben gözlerimi kısarak seyrettim McCain’in yüz ifadesini.
Birlikte çekilmiş son fotoğraflarına uzun uzun baktığım iki beyefendi dostum, işte o an Amerikalılara Allah için gıpta ettim.
Darısı başımıza!

Carla Bruni’den bıkmadınız mı?
Aile çevremde bazen söze, «Dikkat! Yaşlı adamın size bir diyeceği var» diye başladığım oluyor. Zaman zaman size de söylersem, lütfen hoş görün!
Bugünün ve geleceğin devlet adamlarından, bizimkilerden, bir ricam var: Eski ve güzel bir mankene evlenme teklif ederken, şu şartı koşun: «Kendini bu şekilde pazarlama alışkanlığından kesinlikle vazgeçmeyeceksen, şimdiden söyle, ki boşu boşuna evlenmeyelim!»
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve yeni eşi Carla Bruni ile aramızda 3 000 kilometre mesafe var. Ama bu hanım, her Allahın günü gazete, dergi sayfalarında, ekranlarda karşıma çıkıyor benim. Dün gene çirkin ayak parmaklarını bana doğru uzatmış, bir eliyle gitar tutarken, öbür elinin parmakları ağzındaydı. Eteği, ilkokul öğrencisi bir kız çocuğu için bile fazla kısa diyeceğiniz boyda.
Fransızların da tepesi atana kadar sustum. Nihayet isyan etmişler. Çünkü devlet imkanlarıyla 19 yabancı ülkede 19 000 kişiye gönderilen tanıtma paketleri içinden, Fransa’nın ünlü bir şişe şarabı ve peyniri ile, bir de bu hanımın albümü çıkıyormuş.
Halk desteği yüzde 28’e kadar düştüğü halde Sarkozy hâlâ uyanmadı, diyorlar. Onu bilmem! Ben burada sayfalarını First Lady Carla Bruni fotoğraflarıyla süslemeyi marifet sanan gazetelere bakmaktan vazgeçerek, densizliği protesto etmeyi düşünüyorum.

Dil Yâresi
* Yaptıklarını, kendinden sonra gelenlere öğretebilecek düzeye erişmiş kimselere usta denir. Tarihte ve zaman zaman bir mevki adı da olmuştur bu kelime. Üstat, bilim ve sanat alanlarında üstün yeri bulunanlara duyulan saygıyı dile getirir bir hitaptır; Üstâd elinde serteser âheng olur lisan, der Yahya Kemal. Bazı meslek çevrelerinde de bir saygı ifadesidir bu kelime: mesela edebiyatçılar, sanatçılar kadar, gazeteciler, maliyeciler, avukatlar ve Mekteb-i Mülkiye talebesi ve mezunları arasında da saygı ifade eden bir sıfat ve hitaptır üstat.
Ben mesela Ercüment Ekrem Talu, Burhan Felek, Falih Rıfkı Atay, Vâlâ Nurettin, Nizamettin Nazif, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Sait Faik Abasıyanık... gibi meslek büyüklerine (hocam olmayanlara) Üstadım efendim! derdim. İsimleriyle veya «Beyefendi!» uzaklığında hitap ettiğimi hiç hatırlamıyorum.
Vedat Akgiray Bey Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı’ymış. Borsada en büyük sıkıntımız güven kaybıdır, demiş. Üstatlar hitabı ile borsada oynamak deyiminden de tez zamanda vazgeçmeliyiz, diye devam etmiş. «Ben SPK’da üstat kelimesini yasakladım», buyuruyor, bir genel kurul toplantısında (Milliyet, 6 mayıs).
Bir de özdeyişi var: «Çünkü üstat piyasanın kendisidir.»
*
İçimden «Zatıâliniz kimsiniz?» diye kendisine sormak gelirse de, ben bu zatın ne demek istediğini, önce siz okurlarıma danışmayı tercih ettim. Nedir üstat kelimesiyle alıp veremediği?