Erdoğan ile Büyükanıt desem

Seçim kampanyalarının böylesine renksiz ve yavan geçmesi, hayal gücümüzü hareketlendirecek gibi görünüyor. Vaktiyle meydan kürsülerinde bir Sadık Aldoğan, bir Osman Bölükbaşı büyük şenlik sayılır, ilgi çekerdi.

Seçim kampanyalarının böylesine renksiz ve yavan geçmesi, hayal gücümüzü hareketlendirecek gibi görünüyor.
Vaktiyle meydan kürsülerinde bir Sadık Aldoğan, bir Osman Bölükbaşı büyük şenlik sayılır, ilgi çekerdi. Bölükbaşı'nın konuşma başına üç dört sürahi su içmesi, Sadık Paşa'nın yakın zamana kadar Millî Şef diye anılan İsmet Paşa'dan «O sağır!» diye söz etmesi, anlata anlata bitirilemezdi.
Menderes dokunaklı üslubu, İnönü özdeyiş kıvamında sözleri, Ecevit mavi gömlekleri, Demirel arkaya devrik duran fötr şapkası, Özal elinden düşürmediği dolmakalemi, Çiller Türkçe acemilikleriyle dikkati çekerlerdi.
Bugünküler öyle mi?
Kürsüye elinde çarşı filesiyle çıkan bir lider görüyor musunuz? Günümüz hatiplerinin elinde cellat kemendinden başka ne oluyor? Mitinglerde «Glu glu!» diye hindi taklidi yapan bir genel başkana rastladınız mı?
Böyle olunca kampanyalar elbette mesireye benzemez, ilgi çekici, etkileyici olmaktan çıkar ve can sıkar.
Bakın Erbakan'a! Oturduğu yerden iki laf etmesi bile mücadeleyi şenlendirmeye yetiyor.
Merak, neşe, heyecan uyandırmayan siyaset, dedikodu, desise ve melanet üretmeye başlar:
– Başbakan gene çıkmadı, bu hafta Çankaya'da Cumhurbaşkanıyla buluşmaya. Görüşmüyorlar mı artık?
– Erdoğan ile Büyükanıt, ne konuşmuşlar kuzum Dolmabahçe'de? Bir haber sızdı mı?
– Ne dersin? Almışlar mı sahiden o 1 milyar doları Amerikalılardan?
*
Bu havaya ben de kapılmadım diyemem, doğrusunu isterseniz. Dişe dokunur, söylenmedik bir eleştiri yok. Vaatler lafügüzaftan* ibaret. Ne kalır geriye? Dedikodu ile küfür!
Ben de bunlardan pek hoşlanmam. Zihnimde hasıl olan boşlukları muhayyile* gücüyle doldurmaya, içine biraz da muzırlık katarak eğlenmeye çalışıyorum.
Şuna benzer şeyler:
– Irak topraklarına silahlı müdahale konusu, Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında gitti, geldi ve muallakta kaldı*. Yoksa aralarında bir anlaşmaya mı vardılar, diye düşünülebilir. Ben diplomasi gereği müdahaleye niyetlenmez görüneyim. Paşam siz de beni bir sınır harekâtına zorlar görünün ki, Amerikalıları da, Talabani ile Barzani'yi de birlikte biraz ürkütelim!.. demiş olamaz mı, diyorum, Siyasetçi Askere?
Bu akıl ermez haldense, böylesi daha makul* görünüyor bana.
Nesin Vakfı
Ali Nesin'den öğrendim ki, yarın Çatalca'da, Vakfın bahçesinde piknik var. Vakıf ahalisi Aziz Nesin'i anacak. Öğrencilerle birlikte olmayı elbette çok istiyorum. Becerebilirsem.
«Bir de, diyorlar; yaşasaydı Aziz Babamızın gözlerini yaşartacak bir projemiz var: Şirince'de, 10 dönümlük yarı vahşî arazide, muhteşem bir matematik enstitüsü kuruyoruz: Nesin Matematik Enstitüsü. Aziz Nesin'in vasiyetiydi. Birkaç güne kadar, Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş 70 kadar genç burada 45 gün boyunca hem matematik yapacak, hem de inşaatta çalışacak.» (Anlaşılan bana mektup da bir çadırda yazılıyor.)
Aziz dostumu sevenlerin haberi ola!
Barış'a üzülmekteki birlik
Meclis'ten, partilerden, resmî ve sivil kurum ve kuruluşlardan daha önemli; bir bütünü, toplumu oluşturan tek tek fertlerden de önemli... Bugün kamuoyu diyoruz, eski adı efkârı umumiye idi.
Kamuoyu'nu sözlükler «Bir mesele karşısında halkın düşüncesi, görüşü, kanaati» diye tarif eder. «Ortak duyma, düşünme, karar alma, davranma, uygulama, sonuçlandırma, sevinme, üzülme alışkanlıklarımız» da denebilir.
Geçen hafta, bizi buluşturan, bütünleyen bir meselemiz vardı. Kişi, aile, grup olarak değil, kamu bütünü olarak dertli ve çok endişeliydik. İki kız arkadaşıyla Barış Akarsu Güney'de bir trafik kazası geçirdiler. Kız çocukları oracıkta son nefeslerini verdi. Barış beş gün yoğun bakımda kaldı. Hekimler bizi habersiz bırakmadıkları gibi, boş yere ümitlendirmemeye de özen gösterdiler. Sevindirici bir haber vermeyi kim bilir ne kadar istediler.
Yazık ki, veremediler.
Türk kamuoyu günü gününe, saati saatine Barış'ın sağlık durumunu takip etti.
Önce Barış'a duyduğum sevgiyi (Bütün hafta her sabah ilk işimiz, Barış'tan ne haber, diye birbirimize sormaktı; biliyorum hepimizin, hepinizin...) söylemek isterim; sonra ömrünün bu kadar kısa oluşundan duyduğum elemi. Kız arkadaşlarını da sevgiyle anıyor, onların güzel ruhları için de dua ediyorum.
Sonra ben Barış'ı neden bu kadar yakın tanıyorum, ki ölümüne çocuklarımdan birinin yakın arkadaşıymışçasına üzüldüm diye düşündüm.
Sebep televizyon!
Onun sayesinde birbirimize daha yakınız. Ah bu televizyon diye aleyhinde atıp tutarkan, sihirli kutunun bizi daha çok biz yapma niteliğini unutmamalıyız. Kamuoyu olarak gittikçe pekişmemizin, beraber duyup, düşünüp, sevinir ve üzülür hale gelmemizin bir aracısı da odur.
Kamuoyu, toplumların gelişmişliğini kendi gözleriyle görmesini de sağlayan bu aynanın da kıymetini bilmeli!
Lugatçe

  • LAFÜGÜZAF. Boş lakırdı, yersiz söz.
  • MAKUL. Akla uygun, mantıklı.
  • MUALLAKTA KALMAK. Havada, boşlukta kalmak; sonuca bağlanmamak, ne yapılacağı kestirilememek.
  • MUHAYYİLE. Hayal gücü, yeteneği.