Erdoğan?ın yutkunduğu deyim

Okurlarım, gazeteci-tele-vizyoncu arkadaşlarım dün ısrarla aynı suali sordular bana: ? Başbakan Erdoğan?ın Brüksel?de, o konuşurken çok bilmiş bir tavırla başını sallayan Avrupa Parlamentosu?nun Kıbrıslı Rum üyesine...

Okurlarım, gazeteci-tele-vizyoncu arkadaşlarım dün ısrarla aynı suali sordular bana:
– Başbakan Erdoğan’ın Brüksel’de, o konuşurken çok bilmiş bir tavırla başını sallayan Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıslı Rum üyesine, aklına geldiği halde vermek istemediği cevap neydi? Bir deyim veya atasözüydü herhalde, ama hangisi olabilir? Biz bulamadık da, bir de Hakkı Ağabey’e soralım, dedik.
– İyi ettiniz! Ben de seyrettim o karşılıklı laf atma sahnesini. Düşündüm, «Salla başını al maaşını» olabilir mi, diye?.. Çünkü Tayyip Bey başını sallayan o zata (ki Kıbrıs’ta direğe tırmanıp Türk bayrağını indirme küstahlığında bulunan palikaryadan başkası da değilmiş; adı Matsakis miydi?), evet Başbakanımız kafanı sallıyorsun, bu durumda dilimin ucuna gelen bir deyiş var Türkçe’de var olmasına amma, burası onu söylemenin yeri değil, diyordu.
Bana soranlardan, acaba şu deyim mi diyenler de oldu. Hürriyet’ten Sefa Özkaya mesela, «Ne kadar sallasan da son damla...» deyimini hatırlamıştı. O kadar değil herhalde! Başbakanımızın her ne kadar şiir aktarmalarında ara sıra yanıldığı oluyorsa da, deyimler konusunda daha dikkatli davranacağından emindim.
CNN Türk’ten Deniz Bayramoğlu’nun aklına gelen deyim (Bana değil, ekranda seyircilerine söylerken işittim dün) daha akla yakındı bence de...
Benim bildiğim bir deyim değil doğrusu. Bilseydim şayet, o münasebetsize benim de içimden, hiç şüphem yok aynı şeyi söylemek gelirdi. (Başbakan’la birlikte topluca nezaketsizlik etmediğimizi umarım.)
Evet, Deniz’in öğrendiği deyimi aklımda kaldığı gibi yazacağım burada. Oysa bilirim ki deyimleri ve atasözlerini, tıpkı sureler gibi, tıpkı şiirler, mısralar gibi hiç değiştirmeden tekrarlamak gerekir. Çünkü bu deyişler son şekillerini söylene söylene, camın kristale dönüşmesi gibi zaman içinde almıştır. Değiştirmek atalarımızın zevkine ve emeğine ihanet anlamına gelir. Bence evet her biri, usta şair muhayyilesinde şekillenmiş mısralar değerindedir o deyimlerin.
Evet, televizyondan hatırımda kaldığı şekliyle Tayyip Bey’in aklına o an geldiği halde söylememeyi tercih ettiğini düşündüğümüz (daha doğrusu tahmin ettiğimiz) deyim şu olabilir:
Kafanı çok sallama, yem torbanı düşüreceksin!
Artık ne anlama çekerseniz.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (İbrahim Öyken)
* Yaklaşık 40 yıldır Erenköy Kâşaneler Sokak’ta otururum. 15 yıldır adres yazdırırken «keşhaneler, kârhaneler» anlayanlara da rastlarım. Adın anlamını soranlar olunca anlatıyorum, ama acaba doğru mu anlatıyorum? «Müstakil büyük ev» diyorum; kısaca «Köşk» dediğim de oluyor. Meydan Larousse’a baktım, bulamadım. (7. ciltte 62. sayfanın son satırında başlıyor.) Size danışmak istedim.
– Kâşane Farsça («Küçük balıkçı kulubesi, camlı oda, kuş yuvası» anlamında) bir kelime. Türkçe’de kazandığı anlam da  şu: «Büyük, süslü, fazla camla aydınlatılmış ev, saray yavrusu köşk» Ziya Paşa’nın meselleşmiş beytidir: Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmı, bütün vîrâneler gördüm.

«Hafıza Hapı»na saygılarımla!
Amerika’da Barak Hüseyn Obama başkanlık yemini ediyor. istanbul’da ve bütün Türkiye’de ikinci ölüm yıldönümü vesilesiyle Hrant Dink acımız tazeleniyor. JİTEM’ci emekli binbaşı Abdülkerim Kırca, Genelkurmay’ın neredeyse tam kadro katıldığı bir törenle ebediyete uğurlanıyor. İsrail’in, Obama’nın cülûsu şerefine ateşkes ilan ettiği haberleri geliyor.
Ve şu densizliğe bakar mısınız, yaşını başını almış bir köşekadısı Radikal gibi muteber bir gazetede mollalaşmaya özenecek yerde nelerden söz ediyor!
Müjdeyi dünkü Milliyet’ten aldım: «Hafıza ilacı yolda!»
Altbaşlığı da kılına dokunmadan aktarayım size: «Alzheimer tedavisinde kullanılan bir ilacın etkin maddesinden üretilen ilaç hafıza kaybını  azaltıyor.»
Haber metnine alelacele bir göz attım.
– İyi de ne zaman? sualinin cevabı da var mı, diye. Evet, «Hafıza hapı birkaç yıl içinde satışa çıkarılmış olacak.»
Eh, tahtaya vurarak haberi okumaya devam edebilirim.
Alzheimer hastalığı adı annem için kullanıldı. Daha önce bu duruma düşen yaşlılara kısaca «bunadı» denirdi. Kâh güldük, kâh üzüldük yaşlıları bu hastalığa yakalanan bütün ailelerde olduğu gibi. Bu arıza düşünceyi, muhakemeyi, hafızayı haleldar etmekle kalmıyor, mucizevî gücünü kaybeden beyin vücut bütününü de kontrol edemez hâle geliyor. Örnek olarak, ev ahalisinin en çaresiz kaldığı arızayı söyleyeyim size: hasta yutkunamıyor. Su içemiyor, yemek yiyemiyor demektir. Siz de ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.
Alzheimer hastaları için geliştirilen bir ilacın etkin maddesini azaltarak ürettikleri bir «hafıza hapı» denenmekteymiş. Böyle iki çalışma varmış. Yaşlanmayı yavaşlatırken hafıza kaybını da azaltacak ilaçlar bunlar.
Bunun ne derece önemli bir haber olduğunu idrak için ben yaşta olmanın elbette faydaları var. Evet, katarakt ameliyatına rağmen ben gözlüksüz okuyamıyorum artık. Ya gözlük nedir bilinmeyen bir devirde yaşıyor olsaydım? Bu iç karartan bir sual. Ama sualin iç açıcı olanı da var: Ya hafıza hapı tez zamanda piyasaya çıkarsa?
Bildiklerimi her seferinde görür görmez tanıyabildiğim; bir de üstelik hiç duraksamadan, etraftan yardım beklemeden adlarıyla hitap edebildiğim bir dünya... Tadına doyum olmazdı!
Kısaltarak tekrar edeyim: hatırlamak, görebilmek ve işitebilmek türünden bir nimet.