Ergenekon dediğin suyun dibi

Dün gündemin baş konusu gene Ergenekon davasıydı. Kırk-elli kişi daha göz altına alındı. Ve hiç ara vermeden bütün gün bu konuşuldu.

Dün gündemin baş konusu gene Ergenekon davasıydı. Kırk-elli kişi daha göz altına alındı. Ve hiç ara vermeden bütün gün bu konuşuldu.
– Peki, dişe dokunur bir laf edildi mi?
– Ne gezer! Ertesi günü, yani gazeteleri beklemeden ne olup bittiğini öğrenmek isteyenlerin gözü gün boyu televizyon haberlerindeydi. (Benim gibi, başını önündeki gazetelerden, belgelerden, mektuplardan ayırmadan çalışmak zorunda olanların da kulağı televizyon spikerlerinde.)
Ana sual belliydi:
– Ne oluyoruz?
Birleştiğimiz nokta bir şeylerin olduğu. Bir şeyler konusunda hayli tecrübe sahibi olsak da, bu defa olanı anlat bana denince, gene de verecek cevap bulamıyoruz.
Olanı anlayamayınca suçluyu bilmek de mümkün olmuyor. Gene bir sürü laf edilecektir. Ama çaresiz kalınca bütün suçu bir kere daha siyasetçilere yüklemekle, bilinmezin hakkından gelindiğini zannetmeyelim.
İşe yaramayacak kadar yuvarlak «Ne oluyor?» suali yerine, olup bitene farklı bir gözle bakmayı denemeliyiz.
– Nedir bu olan, ki durmadan tekrarlandığı halde henüz adını bile koyamıyoruz?
– İşin içinde kimler var? Siyaset, yargı, ordu, iş ve işçi, basın vb kurumların temsilcileri mi? Nelerdir onların üzerinde anlaşamadıkları? Farkları, beklentileri, şikâyetleri?
– Ne düşündüklerini, birbirlerinden neler beklediklerini bilmekle de bir sonuca varılamaz. Önce ayrı ayrı, bu kurumlardan her birinin kendi kusuru, şikayeti, beklentisi, ihtiyacı ve temel noksanları, yanlışları nedir, nelerdir?
Armut piş, ağzıma düş! tembelliğiyle değil. Sorduğumuz suallere günün birinde sahiden açıklayıcı bir cevap alma ümidine bel bağlamaksızın, bizzat arayarak, danışıp çalışarak, okuyarak-yazarak-konuşarak toplum sağlığımıza musallat bu hastalığın adını koyabilmeliyiz.
Adını andığım kurumlar arasından kazara bir «kusursuz» da çıkabilir diye bir ümidim yok (benim). Başla ve say bakalım derseniz, susturmakta güçlük çekersiniz!
Müşküllerimize el birliğiyle sahip çıkmasını beklediklerimizin eksiğini, gediğini bulup söylemek, yanılmıyorsam gazetecinin başta gelen görevlerinden biridir. Günü gazete ve kitap okumakla, radyo-televizyon haber ve tartışma programlarını dinlemekle, eş dostla her fırsatta bunları konuşmakla geçen, bu mesleğin bir mensubu olarak düşündüğümü söyleyeyim size:
– Galiba en doğrusu, işe önce kendi yanlışlarımı düzelterek dipten, derinden başlamaktır.
Cahit Sıtkı Tarancı gelir aklıma: Olmuyor seni düşünmemek Tanrım, / Ummamak senden medet, / Suyun dibine vardı ayaklarım: / Suyun dibinde zulmet... der ya!

Görgüsüz İstanbul olmaz!
Selamlaşma’nın önemli kurallarını söyleyeceğim size, sıkı durun:

  • Herkesin selamı alınır. İster «Günaydın!» desin, ister «Selamünaleyküm!» Kimden geldiği önemli değil, hiç tanımadığınız biri de olabilir.
  • Selam vereni görmezden gelmek ayıptır.
  • Sözsüz, işaretle selamlaşma da güzeldir; ama sözlü selamlaşmanın yerini tutmaz.
  • Selamı belli kelimelerle sınırlamamak gerekir. Her güzel söz ve iyi dilek selamdır.
  • Tanıdığımız birini, görünmek istemeyeceği bir durumdaysa, görmezden gelmemiz daha doğrudur.

İstanbul’da Görgülü Yaşamak adlı kitapçıktan alıntıydı okuduklarınız. Okura, Belediye Başkanımız Kadir Topbaş ile Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan tarafından sunuluyor.
Cebe sığar. 120 sayfa. Türkçesi temiz. Görgü kuralları var içinde. Ve anlamlı fotoğraflar.
Belediye’nin Seyyar Kitap Projesi’nde her ay üç kitap hazırlanıyor. Taşıtlarda, bank ve kahvelerde sergilenen kitaplardan birini oradan alıp okuduktan sonra siz de benzer bir yere bırakıyorsunuz, ki aynı bir kitabı isteyen pek çok İstanbullu okuyabilsin.
Kitaplar yayımlandıkça size haber vermeye çalışacağım.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Engin Yolal)

  • Yıllar önce meşhur bir teknoloji dergisinin tercüme bürosunda görevliydim. Birçok markanın (bir bir saymış bu markaları) kullanım kılavuzlarını dilimize alelacele çevirmek zorunda kaldım. Vicdan azabı çekerim, kendimi hâlâ sorumlu hissederim.
    Bir gece kıvamını bulmuş birkaç beyinle odada üç dört kişiydik. «Seyyar» kelimesi bir türlü aklımıza gelmedi ve bunun yerine «seyahat şarj ünitesi» terimini oy çoğunluğuyla kabul ettik. Hiç içime sinmemişti, ama gümrükte bekleyen malların maliyeti gecikme yüzünden her gün artıyordu. Teklifimiz tartışmasız kabul gördü.
    Bugün başbaşka bir işle meşgulüm. Her kılavuzda, her broşürde, reklamda dikkat ediyorum, «seyyar» kelimesine rastlayayım diye dua ediyorum. Ama nafile! Rahatsızım ve kendimi sorumlu hissediyorum.

– Yabancı dilden kelime ithali kaçınılmaz bir haldir. Son zamanlarda mesela euro, mesela mortgage terimlerinin Türkçe’ye çevrilmesinde milletçe sıkıntılar çektik. Her iki halde de başarılıydık, diyemeyiz.
Benim hayalimdeki akademide bölümler var; bunlardan biri de Terimler Bölümü.
Engin Bey, ciddî bir meselemizi dile getiren sevimli mektubunuz için teşekkür ederim.

  • Son notunuzda «dinci» yerine «düzenbaz, hokkabaz» vezninde dinbaz diyemez miyiz, diyorsunuz. İsterseniz Terimler Bölümü’nün kurulmasını bekleyelim!