Ertuğrul lafı edeceğim tuttu

Ertuğrul Özkök'ün köşekadısı yanı, beni gazete yöneticiliğinden daha çok ilgilendirir. Bir fevkaladelik, fazla telâşe yoksa, her gün okurum onun yazdıklarını.

Ertuğrul Özkök’ün köşekadısı yanı, beni gazete yöneticiliğinden daha çok ilgilendirir. Bir fevkaladelik, fazla telâşe yoksa, her gün okurum onun yazdıklarını.
Aynı binadayız, çünkü kocca binalarda bana oturacak bir yer bulamayanların elinden bir gün o kurtarmıştı beni. Bulamayanlar gibi bulanı da unutmam.
Evet aynı binada çalışıyoruz, ama hayır hiç karşılaşmıyoruz. Kırk yılda bir, acelesi olup da harcıâlem asansör kabinlerine bineceği tutarsa görüyorum Ertuğrul’u. Sitem değil, sakın ha! Kısa bir süre ben de sırtıma aldım bu genel yayın yönetmenliği denen hamal semerini.
Yazarken aklıma gelir hep. Patronum Safa Kılıçlıoğlu ile, huzuruna varsam kavga edeceğimiz bir gün, onu telefonla aramayı tercih etmiştim. Sırf Fuzulî’nin şu beytini söylemek için: Mâlı çok etme hazer eyle azâbından kim / Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın. (Bkn. Dil Yâresi.)
– Dur, dedi Safa Bey. O beyti şuraya yazayım, bilmiyordum. Gerisini sonra konuşuruz ya, sen bununla ne demek istediğini hele bir söyle bana.
– Hem maaşım, hem yetkim artacak diye ben daha çok yükün altına girmek istemiyorum, dedim. O kadar!
– Hemen gel öyleyse, dedi; kahve içerken benim de sana söyleyeceklerim var.
Böyle bir yanı da vardı Kılıçlıoğlu’nun. Seveni azdı. Ben de bir yanıyla onu sahiden sevdiğimi sonradan daha iyi anladım.
Durun yeri gelmişken Necip Fazıl Kısakürek’in hamal tarifini de tekrarlayayım; eş dost arasında mesleğimizden söz ederken hep hatırlar da tamamını söylemekte güçlük çekerim.
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; / Hamallık ki, sonunda ne rütbe var, ne de mal, / Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan. / Ve ayrılık... anadan, yârdan, arkadaştan.
*
Eskiler ve halen genel yayın yönetmeni olanlar, dediğimi sanırım daha iyi anlayacaktır. Çok yorucu, yıpratıcı, bezdirici (ve nankör) bir iştir; aslında kimseye yaranamadığınızı zaman geçince daha iyi anlarsınız. Başka bir alanda, işin başına getirilip yetki ve sorumluluk verilen adamdan, gazetenin başında olandan beklendiği kadar çok şey istenmez, diye düşünürüm. İş tecrübem çok değil, olmuşu da gazetecilikten ve yayımcılıktan ibarettir. Çok yanılıyorsam mazur görün.
Dünkü yazısını okurken Ertuğrul’un, yıllar yılı düşündüklerimi, hissettiklerimi hatırladım:
«O an anlarsınız ki, içiniz okulu kırmak istiyor. Çalışmak istemiyor, sorumluluk desen asla istemiyor. Toplumun gündemini ağır bir illet gibi, sırtından atıp, yükten kurtulmak istiyor. Ne belge, ne albay, ne Ergenekon, ne askerî yargı, ne liberal müstebitlik, ne bir şey.
«Hiçbir şey umurumda değil, sedece okulu kırmak, bir kafede oturup laklak etmek istiyor.»
Aslında bugün de ondan söz etmeye, sondan bir önceki cümlesini okurken niyetlenmiştim. «Bugünlük, hepsini alın, başınıza çarpın diye haykırmak istedim» diyordu.
Dil Yâresi’nde takılayım, demiştim. O deyimin aslı, doğrusu Başınıza çarpın değil, Başınıza çalın’dır, diyecektim.
Oysa kalemi elime alınca, gördünüz neler yazdım. Yalnız bu camiada, yalnız bu meslekte değil, bütün bu ülkede çok üstüne varılıyor Ertuğrul’un. Bence çoğu zaman da haksızlık ediliyor. Ona ait olmayan hataların, yanlışların hesabı adeta ondan soruluyor.
Benim ağzımdan çıkacak övgülerin azamîsiyle söyleyeyim: İyi gazetecidir! (Bu da beni çok ilgilendirir. Çünkü bu mesleğin gelmişini, geçmişini iyi bilenlerden biriyim. Mevcudunu da görmekteyim.)

Mehmet Turgut’la «yıldaş»ız.
Nesildaş diye bir kelime uydurdum ben, hoşuma gidiyor. İsimden isim yapma eki -daş ile. Arkadaş, yoldaş, vatandaş, adaş, kardeş, yurttaş,, çağdaş... gibi; duygudaş, türdeş, anlamdaş... da deniyor ya!
Nesildaş, kardeş ve arkadaş gibi, aynı nesilden olma, aynı yıllarda yaşamış olma anlamında gerçek bir yakınlık ifade ediyor bence. Çağdaş yerine asırdaş da diyebilmek isterdim. Bir teklifim daha var hatta: yıldaş diyelim istiyorum, birbirinden habersiz evet, ama aynı yılın çocuğu yaşıtları anlatmak için.
Yaşıt’ın ne kusuru var, diyeceksiniz. Ne bileyim, yıldaş mesela Mehmet Turgut ile benim birbirine yakın yaşta değil de, aynı yılın çocukları olmamız (1929) türünden bir yakınlığı daha iyi ifade edecekmiş gibi gelir.
Evet, makina yüksek mühendisi, Adalet Partisi’nin kurucularından biri, dört dönem milletvekili, bakan olarak (Enerji, Sanayi) çok başarılı devlet adamı, İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı’nda da bulunmuş bir halis insan. Örnek bir dost. Meydan Larousse’a davrandığımızda o aradı beni, böyle tanıştık 40 küsur yıl önce; «Bu kültür işidir, kutsallardan. Ne ihtiyacın olursa beni ara. Aramazsan darılırım!» diye.
Ve çok yardım etti. Dürüst, çalışkan, güvenilir ve namuslu devlet adamının çevresini nasıl etkilediğini onun kişiliğinde gördüm, anladım. Yıllar yılı ailece buluşur, konuşur, sevişirdik. Türkân Hanım ile Gülseren Hanım da birbirinin kıymetini bilen, tadına varan iki dost oldular.
Yazık ki son yıllarda yeterince birlikte olamadık. Türkân Hanımefendi dostum! Şahsınızda bütün ailenize ve özellikle size başsağlığı ve sabır dilerim.
Mehmet cennetmekândan sayılır. Nur içinde yatsın!

Dil Yâresi
* Mal için diyeceğim, «a»nın uzun söyleneceğidir; inceltmeden. Anlamı malum.
* Hazer. Arapça «Sakınma, çekinme» demek. Ünlem olarak «Sakın, çekin, kork!» anlamında da söylenir.
* Hazer etmek (eylemek, kılmak). «Çekinmek, sakınmak» demek. Karacaoğlan der ki hazer eyledim / Dostun bahçesine nazar eyledim.
* Renc veya renç, Farsça «Ağrı, sızı, zahmet, eziyet, ıztırap» demek.
Bilirmisiniz ki rencide etmek («İncitmek, kırmak») ve rençper («Sıkıntı çeken, meşakkatli işte çalışan» ve evet «Geçimini toprağı ekip biçerek sağlayan» demektir aynı zamanda) bu renc kelimesinin türevleridir.