Eşcinsel hakemin «düdüğü»

Erişilebilir bir ülkü müdür, orasını bilemem amma, insanın tabusuz bir dünyaya doğru ilerleme gayretini doğru buluyorum. (Ağır abiler üslubuyla girdim söze, kıvamda kalmak için şunu da ekleyeyim: «tapusuz demedim tabusuz, dedim.)

Erişilebilir bir ülkü müdür, orasını bilemem amma, insanın tabusuz bir dünyaya doğru ilerleme gayretini doğru buluyorum. (Ağır abiler üslubuyla girdim söze, kıvamda kalmak için şunu da ekleyeyim: «tapusuz demedim tabusuz, dedim.)
Tabu kavramıyla alışverişimiz eskilere dayanır. Şairin «Tabuları yıkıyoruz!» haykırışıyla irkildiğim günlerden beri... Haddimi aşmamaya dikkat ederek, hep karşı çıkmaya çalıştım ben de tabulara. Hâlâ bu kelimeyi çok kullandığımı her fark edişimde, «Yanlış anlaşılmasın, tapu demedim tabu dedim. Tapularınıza halel gelmesini elbette istemem» diyerek, aklım sıra bir latife ile havayı yumuşatmaya çalışırım. Yukarıda fark ettiniz mi, gene aynı şeyi yaptım.
Başlık biraz sevimsiz idiyse de, dünkü Hürriyet’te ilgiyle okuduğum haberlerden biriydi: «Eşcinsel hakemin düdük mücadelesi.» Altbaşlığın giriş cümlesi de şu: «Türk futbolunda, eşcinsel hakem sıkıntısı çekiliyor.»
Olanı özetlemeye çalışayım.
Bir futbol hakemi, İl Hakem Kurulu’na ne sebeple gönderdiğini anlayamadığım (belki şikâyet içindir) mektubunda, «Raporumda yazan proseksüel’in açılımı eşcinsel olduğu için askerlik yapamadım. Sağlık sorunum yok. Yasalar benim gibilerin askerlik yapamayacağını belirtiyor. Bu yönde hakkımı kullanmadım. (Yani askerliğini yapmamış. Herhalde bu, eşcinsel olduğumu muayene sırasında açıkladım, anlamına geliyor.) Bu hakkı kullandığım (Bir yani daha benden: askerlik görevimi yapmadığım) için, hakemlik yapamamakla da karşı karşıya bırakıldım. İki aya yakın görev verdiler, ardından hakemlik yapamayacağımı bildirdiler. Ortada bir çelişki var. Haklarımın iadesini istiyorum.»
Muhabir durum hakkında Merkez Hakem Kurulu Genel Sekreteri Osman Avcı’dan bilgi sormuş. Şu cevabı almış:
– Bize sadece «askerliğe elverişli değildir» diye raporu bulunduğu bildirildi. Ben de kendilerine, bu raporun hakemlik yapmasını engelleyeceğini bildirdim. Bize, hakemin çok hassas durumu iletilmedi. Bildirilse izlenecek yöntem farklı olurdu. Konuyu Futbol Federasyonu Hukuk Kurulu’na yansıtırdık.
Haberi yapan meslektaş mağdur ve şikâyetçi hakemle de konuşmuş. Başına bunların gelebileceğini düşünerek müracaatta bulunduğunu söylemiş. Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidebileceğini de sözlerine eklemiş. Şu an, bulunduğum yeri terk etmeyi düşünüyorum, da demiş.
Kendimi yokladım, elime kalemi almadan önce. Biri bana bu durumu anlatsa ben ne yapardım, ne derdim diye...
– Sakın bunu bir başkasına söyleme, derdim herhalde. Tribün jargonu malum; aman ha, çocuğu sahaya çıkamaz hale getirirler! Çeneni sıkı tut, demeyi de ihmal etmezdim herhalde.
Susacağına inanmadığım halde. Birimizin öbüründen bir farkı yok. İnsana, haklarına, özgürlüğüne ve kendimize saygıdan topluca o kadar uzağız ki...
Yazmayı da bırakıp, oturup ağlasak yeridir.

Gelin, 2. sayfaya bir bakalım!
Bir internet sitesiymiş galiba, satış sayısı pek azdır diye Radikal’i küçümsemiş. Yazarı olduğum gazete aleyhinde söylenmiş sözü burada tekrarladım diye, dışarıdan beni kınayanlar, hatta ayıplayanlar olabilir.
Az satan bir gazetenin yayınını sürdürmek veya orada yazmak, pişmanlık ve mahcubiyet sebebi olsaydı, Patron da, biz çalışanlar da bu işten vazgeçerdik. Böyle bir gazetenin yayımını hiçbir küçük hesaba ve aşağılık duygusuna kapılmadan sürdürebilmekten bizler... sadece... gurur duyarız! Bunu konuşmayız da. Bazı güzellikler vardır, adını anmadan paylaşılır.
Dün baktım Radikal’in ikinci sayfasını satır satır okumadan üçüncüye geçememişim. Sonra diğerleriyle karşılaştırdım. Milliyet, Cumhuriyet ve Evrensel hariç hemen hepsinde başhaber Eurovision’daki temsilcimiz Hadise’ydi. Kendisi, yani müzikle ilgili bir konu da değildi ele alınan; kılığının beğenilmeyip başlı başına bir hadise haline gelişiydi.
*
* Radikal-2’de benim ilk okuduğum haber, Londra’da Kraliçe Elizabeth’in kendi doğum gününü birlikte kutlamak üzere gönderdiği kartdan şikâyet eden 109 yaşındaki Catherine Masters’in isyanıydı: «Hepsinde sırtındaki kıyafet aynı, hiç değişmiyor».
Saray’dan kart gönderilen 100 yaş üstü bütün yaşlılar gibi onu da ziyaret eden genç Prens William, Kraliçe adına söz vermiş müşteki hanıma: Yeni elbisesi söyleyeyim, istediğiniz gibi mavi veya beyaz olsun, diye.
* Sonra «Erkekler niye kadınsılaşıyor?» diye bir başlık. Prof. Richard Sharpe’ın açıklamasına göre, erkeklerin düşmanı da, tıpkı gıda maddelerindeki gibi katkı maddeleri’ymiş. Bu yabancı maddeler ile erkeğin cinsel gücü arasındaki bağlantıyı belirlemişler. Kimyasal katkılar sperm sayısını ve kalitesini nesilden nesle azaltmaktaymış. Çevre kirliliğinin karada hayvanları feminenleştirdiği, denizde balıkları cinsiyetsizleştirdiği de bilinmekteymiş.
* İkinci sayfadaki köşekadısı bir genç kadındı; bizim Ayça Şen. Yazıya bahar gelince «at boku» kokusuyla da yeniden buluştuklarını anlatıyor. Asıl konusu, gündemin «Sperm bankası»ndan edinilmiş çocuklarla ilgili tartışma. Bir ara «Çocuklar da bizden hoşlanmıyor ve böylesi çok daha sağlıklı, demekten de geri duramıyor. Ve üstelik yukarıdan alarak bir de soruyor: Bağımlı, aileyi mit haline getirmiş bir çocuk nasıl mutlu olsun?»
İlk karşılaşmada gene kapışacağız, demektir. (Sen Memo’ya «Dede yanaklarından öptü» de! Banka veletlerinin dedesi de olmaz. Dedeler de torunlarını bilemeyecek. Hadisenin bu yanını da düşündün mü?)

Dil Yâresi
* Satırı satırına neredeyse aynı üç mektup aldım. Şiar Yalçın’la buluşmuş olmalarına da sevindim. Sualleri özetle şu:
«Şiar Yalçın, doğrusu tual ve tualet’tir, derken; siz tuval ve tuvalet yazıyorsunuz. Ama avt ile raunt yazarken onun kuralına uyuyorsunuz. Bu farkın sebebi nedir?»
– İmla kılavuzu toplu ve tek kaynak olur, olmalıdır bu konuda. Yenilenene kadar ben Ömer Asım Aksoy’un kılavuzuna bağlı kalmak kararındayım.