«Esir değil, şehit olsaydılar!»

Nihayet, PKK'nın esir olarak Irak'a götürdüğü sekiz erimiz yurtlarına iade edildi. Biz de rahat bir nefes aldık, derken duraksıyoruz. Bu «biz»den maksat «hepimiz» değil galiba.

Nihayet, PKK'nın esir olarak Irak'a götürdüğü sekiz erimiz yurtlarına iade edildi. Biz de rahat bir nefes aldık, derken duraksıyoruz. Bu «biz»den maksat «hepimiz» değil galiba.
Serbest bırakılan askerler Ankara'da sorguya çekildi. «Gönüllü kaçmadıkları ortaya çıkarsa», o zaman haklarında dava açılmayacakmış.
Doğrusunu isterseniz, bu benim daha önce herhangi bir vesileyle üzerinde durduğum konu değil. Savaşta esir düşen kurtulunca elbette ifadesi alınacak, eksik kalan bilgilerin tamamlanmasına çalışılacaktır. Demek ki kusurlu görülenler de cezalandırılıyor. Nitekim haberdeki açıklama şu: «Gönüllü kaçmadıkları ortaya çıkarsa herhangi bir dava açılmaz.» (Radikal, 6 kasım).
Bu, hukukun göz önünde tutulmasını istediği bir ihtimal olabilir. Ya işi, çocukları geri gelir gelmez suçlamaya davranmak olanlara ne diyeceğiz? «Gazetelerin internet sitelerine gönderilen yorumlarda askerler neredeyse hain ilan edilmekte» imişler. Radikal-DHA-ANKA imzalı haberde, bu yorumlarda «Yaptığınızı çocuklarınıza nasıl anlatacaksınız?» türünden sualler de varmış.
– Hamdolsun sekiz evladımız esaretten kurtuldu, diye rahat bir nefes almakta o kadar acele etmeyin deme ihtiyacını duyanlar var demektir.
Benim anladığım, Bakan Cemil Çiçek'inki de bir uyarıydı. «Askerlerin bırakılacağını, DTP'li üç milletvekili oraya gitmezden evvel de biliyorduk, diyor. (...) Terör örgütleriyle kimin içli dışlı, kimin sarmaş dolaş olduğunun da bu olaylar en güzel kanıtıdır.» Sözünü şöyle bağlıyor: «Askerler verilirken imzalanan o mutabakat (Giden üç milletvekili imzalamış) orada şahit bulunanların terör örgütüyle beraber olduklarının mutabakatıdır.»
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in dedikleri de, dikkate değer duyguların ifadesiydi:
– «TSK'nın hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duymadığımı ifade etmek istiyorum.»
– Sözlerinizi biraz açar mısınız, diyor gazeteciler; kaçırılmadılar da teslim mi oldular?
– «Hayır. Askerlerimizin o gece bu teröristlerle birlikte gitmiş (!) olmasını, böylece terör örgütünün propagandasına zemin hazırlamış olmasını, bir Türk vatandaşı olarak içime sindiremedim. Bizim Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir. Aileleri ve vatandaşlarımız onların yurda dönmüş olmalarından memnuniyet duymuş olabilirler. Ama benim içimde böyle bir ukde kaldı. Bunu sizlerle paylaştım.»
İlaveten, Başsavcılık «kurtarıcı» DTP milletvekilleri hakkında soruşturma başlattı, haberi. (1996'da benzer bir suçlamadan yargılananlar beraat etmişti.) DTP Grubu Başkanı Ahmet Türk «Keşke bize kalmadan gidip çözebilselerdi» diyor. Gidenlerden Fatma Kurtalan «Hükûmetle ilgisi yok, biz kendimiz gittik» diyor. Osman Özçelik, «Askerleri almaya gidişimizden, hükûmetin ve AKP Grubunun haberi vardı» diyor. Bakan Çelik ve Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, «Yok öyle bir şey, diyorlar. Kesinlikle bize bilgi verilmedi.»
Ne düşüneceğimizi, ne diyeceğimizi bilmez duruma düşelim diye, eksik olmasınlar, ellerinden geleni yapıyorlar.
Basın toplantısında görgü
Bugün de Dil Yâresi'ni bile ihmal ederek siyaset yâresi üzerinde duracağımız tuttu. Daha doğrusu, yönetenler ile yönetilenler arası iletişim kopukluklarının altını çizme ihtiyacı.
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı (Makam ve mevki adının son üç kelimesini MM ve BB gibi, İst. BBB diye kısaltsak olmaz mı kuzum?) Kadir Topbaş birlikte açıklamalarda bulunmuşlar. Başlıca konu İstanbul'un su durumu.
Eroğlu söze, hayli yüksekten alarak girmiş:
– Bundan sonra kaçak yapı, turizm alanlarında sanayi tesisleri, yeşil alanların yapılaşmaya açılması gibi durumlar söz konusu olmayacak. (İstanbulluya bu söz neyi hatırlatır? Alçak uçan yüce konar, yüce uçan alçak konar, diyen bir meseli.)
Su getireceğiz diye Istranca ormanları yok ediliyor, diyeni de susturmuş: «Beş yıda 2 300 000 hektar alanda, Avrupa'nın pek çok devletinden daha büyük bir alanı ağaçlandıracağız.» (Debreli Hasan'ı hatırladınız mı?)
Bakan'ın tepesini attıran, «Melen'den kaç metreküp su geldi? Barajlarda etkisi hissedildi mi?» sualleri olmuş:
– Siz su uzmanı mısınız, diye terslemiş soranı. Melen'den şu geldi, bu geldi. Ne yapacaksınız? (Vatan, 6 kasım).
Dahası var, ama bu kadarı da yeter. Hükûmet adına cevap veren bakan ile okurları (yani bilcümle yönetilenler) açısından sual soran gazeteci arasındaki şu konuşma, yöneten-yönetilen iletişiminde bulunduğumuz durumun ifadesidir. Bu tarzı ve üslubu tez elden yükseltmemizde zaruret var. (Muhabir Hakkı olarak ben, bu bakanın gelecek toplantısını takip görevini reddederdim.)
TELAYNAK

  • TürkMax'ta Hülya Avşar'ın misafiri pazartesi akşamı Nuri Çolakoğlu'ydu. Ve konu TELEVİZYON.
    Neredeyse nefesimi tutarak dinledim. Çünkü karşımızda, Türkiye'de televizyona dair düşündüklerini en çok merak ettiğim kimse var. Ve Allah için bilmediğim çok şey öğrendim.
    Hülya da hem sorarken, hem de dinlerken çok iyiydi. Misafirini ve değerini bildiği belli. Ve televizyon onun da konusu.
    Bir dernek yok mudur Allah aşkına, bu mucize aletle sahiden ilgilenenleri zaman zaman buluşturabilecek? Buna ihtiyaç var, ondan eminim.