«Eski günleri, insanları anlatma! Gençler bilmiyor, merak da etmiyor» dediler bana

Uyarılmaktan bıktım, usandım: Ağabey, baba ,dede! (Eeee?) ? O kadar gerilere gitme!

Uyarılmaktan bıktım, usandım: Ağabey, baba ,dede! (Eeee?)
– O kadar gerilere gitme!
Geçmiş, bugünün insanlarını pek ilgilendirmiyor, demek istiyorlar. Torunlarım, çocuklarım bu düşüncede birleştiler.
Onları adam yerine koyarak anlattıklarım da, sanmayın ki dedem Hakkı Bey’in Direklerarası hikâyeleri veya babam Ruhi Bey’in Millî Mücadele (Kurtuluş Savaşı) hatıralarıdır.
Okan Bayülgen bana:
– Ağabey, Makina diye yeni bir programa başlıyoruz. Bu defa sen de kadrodasın, dedi. (Daha önce Zaga’ya, Herkes Bunu Konuşuyor’a da çağırırdı beni.)
– N’apıcam ben Makina’da çocuk? Seninkiler hep eğlenceli, şenlikli programlar oluyor.
– Bana lazımsın, dedi.
– Tamam da ne yapmak için? Programa katılan gençler ile evinde seyredenler, «Bu yaşını başını almış, gülmeyi bile unutmuş adam orada ne arıyor?» diye dehşete düşsünler mi istiyorsun?
Onu, CNN Türk’teki Hakkı’yla Sohbet programına ben çağırmıştım önce. Öyle tanıştık. Çocuklar ilk misafirimiz kim olsun, diye bana sordular.
– Okan’ı çağıralım, dedim.
1999 ekimiydi, demek on yıl önce. O sohbetler altı-yedi yıl sürdü. Yol boyu üç kere de adı değişti. Sonuncusu Gün Be Gün’dü. Bir haftanın olaylarını konuşuyorduk. Gene sordular:
– İlk kimi çağıralım?
– Bana sorarsanız Okan, dedim. Olanı biteni iyi takip eden, cin gibi değerlendiren bir tele-vizyoncu.
Lerna itiraz etti:
– Hakkı Bey, önceki iki programa başlarken de Okan Bayülgen’i çağırmıştık.
– Deme yahu!
Öyleymiş, baktık listelerimize. Ama üçüncü defa gene Okan’la başladık.
*
Okan’a nereden geldik? Önce niçin ille de onu istediğimi söyleyeyim.
Radyoculuğum var. 1954’te ilk defa Amerika’da televizyon da seyretmiştim. Müthiş bir iletişim aracıydı ve belli ki bize de gelecekti. İlk günden itibaren ilgilendim TRT yayınlarıyla.
Okan ne zaman başladı, bilmiyorum. Ama ilk dikkatimi çeken ve bana «Televizyonculuk işte bu gencin damarında var» dedirten o oldu. Şimdi ben onun ekibinde çalışıyorum. Methiye düzmem yakışık almaz, ama biliyorum Okan’ı sevdiğimin, beğendiğimin sizler de farkındasınız. Ben hâlâ onun işine yaramadığımı düşünmekteyim. Görgülü adamdır, zarafetle aksini iddia ediyor. Biz de Erol Günaydın’la haftada bir gece gençlerle bir arada olmanın tadını çıkarıyoruz.
Laf Okan’a, benim eskileri anlatma eğilimimden söz ederken geldi. Bir gün, «Yahu senin programında benim işim, görevim, varlık sebebim ne olacak?», diye bir kere daha sordum.
Muzip bir gülümsemeyle şunu söyledi:
– Hakkı Ağabey, hani sen eskilerden anlatırsın ya, şöhretli kişilerden filan... Gençler artık Faruk Nafiz Çamlıbel’leri tanımıyor, bilmiyor... Boşuna nefes tüketme diye söylüyorum.
Ses etmedim, ne diyebilirdim? Ama anladım. Okan’ın yaptığı, bizim evin gençlerine, yani yaşıtlarına katılmaktan başka bir şey değildi. Uyarısını sineye çekmekten gayri bir yapabileceğim de yoktu. Evde Okan bana böyle dedi diye çocuklara, torunlara anlattım. Pek hoşlarına gitti. Okan’ın seyircileri de, o programlarda dişimi sıkıp çenemi tuttuğumun farkında olmalılar. Sorulara cevap vermekten öte gitmemeye itina ediyorum. (Kolay oluyor sanmayın.)
*
Gelelim bütün bunları anlatma ihtiyacını neden duyduğuma.
Perşembe günkü Taraf gazetesinin son sayfasında iki manken kızın sayfa boyu fotoğrafları vardı. Ve iri harflerle dizilmiş şu başlık: «Olgunlaşma defilesi New York’u büyüledi.»
Haberden öğreniyoruz ki, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü, özenerek hazırladığı sanat değerinde 80 kostümü ABD’ye götürerek, New York’ta, Türk Başkonsolosu’nun himayesinde düzenlenen bir defileyle Amerikalılara tanıtmış. Müdür Yardımcısı Canan Yakın kostümlerde hiçbir kumaşın ham haliyle kullanılmadığını, bütün süslemelerin elle yapıldığını, Türk ve Amerikalı mankenlerin podyumda yan yana yer aldığını, böylece dünya barışını ve kardeşliğini hedeflediklerini gazetecilere anlatmış.
1958’de kurulan Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’nün dünyanın öbür ucuna kadar gidip öğretmen ve öğrencilerinin eserleriyle yüzümüzü ağarttığından, sizin haberiniz var mıydı?
Enstitünün kimleri giydirdiğini de sıralamış Müdür Muavini Hanım. İnönü’den Demirel’e kadar cumhurbaşkanı eşleri, Kraliçe Elizabeth’den Madame De  Gaulle’e kadar yabancı devlet başkanları ve eşlerini saya saya bitirememiş.
*
Haberi ve fotoğrafları torun takımına da gösterdim. Biraz da hayret ederek, bu girişimi ve elbiseleri pek beğendiler:
Haberimiz olmadı, dediler.
Ben de gülümsemekle yetindim. Eski günlerden ve vaktiyle olup bitenlerden söz ettiğimde susup dinlemeyi bilseydiler, onlara diyeceklerim vardı.
Türkiye Turizm Kurumu ve Refia Övüç yönetimindeki İstanbul Olgunlaşma Enstitüsü işbirliğiyle, 1954’te (Ankara’daki enstitü kurulmadan önce), Tarsus Vapuruyla ve 400 Türk yolcuyla birlikte (aralarında kimler yoktu ki!) Amerika’ya gittiğimizi, Küba’da Havana, ABD’de Miami, Charleston, Baltimore, New York ve Vaşington şehirlerinin ünlü otellerinde, dönüşte İspanyolların Kanarya Adaları’nda ve Portekiz’in başkenti Lizbon’da şahane defileler düzenlediğimizi, seferin başlı başına bir hadise olduğunu anlatabilirdim.
Tanıdığımız birileri var mıydı,  derlerse; eski yeni milletvekillerinin, ünlü gazetecilerin, valilerin ve daha nicelerinin yolculuk hikâyelerini de öğreneceklerdi. Şair Özdemir Asaf, hikayeci Sevim Burak, caz yıldızı Sevinç Tevs, ünlü kemancı Darvaş oradaydılar. Hayatta olanlar yok mu sualine cevaben, Orhan Boran’ın, Lale Belkıs’ın adlarını verecektim.
Kusura kalmayın! Aranızda gençler vardır diye anlatmıyorum. Bırakın mahrum kalsınlar!