Ev ahalisine ve «muâhezelerine» karşı, sizlerden bir hüküm rica ediyorum

Gazetelerin hepsini göreceğim, mümkün mertebe çok haber ve yazı okuyacağım diye çok zaman harcadığım için muâheze* ediyorlar beni. Çocuklarım da, torunlarım da, arkadaşlarım da...

Gazetelerin hepsini göreceğim, mümkün mertebe çok haber ve yazı okuyacağım diye çok zaman harcadığım için muâheze* ediyorlar beni. Çocuklarım da, torunlarım da, arkadaşlarım da... Gülseren Hanım da bu vazgeçemediğim alışkanlık için eleştirirdi beni; «alışkanlık» yerine «tiryakilik» demeyi tercih ederek.
Sizlerden hakemlik rica edeceğim. Farz edelim ki 2009 yılı Kurban Bayramı’nın şu son günü, bir masanın etrafında buluşmuş da, günün gazetelerini birlikte gözden geçiriyoruz.
Radikal’den başlamak ortak alışkanlıklarımızdan biridir herhalde. Gene öyle yapalım.
* Manşet haber olarak, AİDS yüzünden işini kaybeden Rauf Bey’in başına gelenler ele alınmış. Başımız virüslerle dertte ya, bu da Allahın bir belası «İnsanda Bağışıklık Yetmezliği Virüsü» (İngilizce kısaltmasıyla HİV). Rauf Bey’in iş sözleşmesinde «HİV pozitif» işten çıkarılmayı gerektiren bir hastalıktır» kaydı var. Virüse rağmen çalışabilir sayıldığı için erken emekli edilemiyor. Hem çalışamıyor, hem emekli olamıyor, üstelik şimdi yüklüce tedavi giderlerini de karşılaması gerekiyor. (Ve siz bana, yeter öbür haberlere geç. O kadar vaktin yok!, diyorsunuz.)
* Bir sonraki haber Körebe, yani görme engelli çocuklar için iki ayda bir yayımlanan tek dergiye dair. Parasızlık (daha doğrusu sponsor’suzluk yüzünden) dört yıldır devam eden bu yayıma son verilmiş. Kültür Bakanlığı’nın Kütüphaneler Genel Müdürlüğü de, ekonomik kriz gerekçesiyle Körebe dergisini satın aldığı sürekli yayınlar listesinden çıkarmış. (Gel de şimdi     Louis Braille’in «kabarık noktalar sistemine dayanan» körler alfabesini hatırlama! Okuyamayacak kadar miyop olan Aldous Huxley’nin Görme Sanatı adlı kitabından söz etme. Körebe’nin danışmanı arkadaşın Yalvaç Ural’mış. Onu arayıp da «Yahu Yalvaç, dergi için benim de yapabileceğim bir şey yok mu?» diye sorma! Ya ne yapayım? Aklı başında dostlarına kulak ver ve bir sonraki habere geç, ki zaman kaybetmeyesin!)
* İkinci sayfada seni bekleyen haber Orhan Pamuk’a dair. New York Times’da kitap eleştirmeni Suzy Hansen’in Orhan’a dair yazısında vardığı hüküm özetle şu: «Bence Pamuk’un kitapları, Türkiye’ye hitaben yazılmış aşk mektuplarıdır.» Ben ki, diğer Nobel adaylarının ne düşüneceği üzerinde durmadan, «Bizden biri bu ödülü alırsa bir gün, adı Orhan Pamuk olacak» diye yazan adamım. Şimdi dönüp, Orhan’ı «hain-i vatan» ilan eden zevzeklere iki laf etmeyeyim mi? (Ama vakit yok, değil mi?..)
* TRT’nin «Sudaki Umut» adlı belgeseli Halfeti’den yola çıkmış Hasankeyf’e kadar gelmiş. Serkan Ocak hemen bütün bir sayfada hadiseyi satır satır işlemiş. (Durup düşünmeye, notlar almaya vaktim yoksa, neye var Allah aşkına?)
* Kıvanç Tatlıtuğ canlı turizm reklamı haline geldi. Lübnanlı turistler tatillerini geçirmek üzere Beyrut elçiliğimizin önünde kuyruğa girmişler. Başlı başına bir hadisedir. (Ama yazacak vaktimiz ve yerimiz var mı?)
* Dubai «Ben krize girdim diye ucuzuna gayrımenkul satmam» diyormuş. (Pekiyi, ne yapacak?)  l Televizyona çok bakıyoruz şikâyetleri vardı. 6. sayfadaki «Türklerin internet aşkı» başlıklı haberi gördünüz mü? Adinteractive firmasının araştırmasına göre, Türkiye’de internet kullananların yarısı her gün 5 saatini bu işe ayırmaktaymış. (Bir düzine gazete için sizin bana bağışladığınız süre nedir?)
* Bayramda trafik kazaları artık birinci sayfaya layık görülmüyor. Giderek haberleşmesi gerekmez hadiseler durumuna düşecek. Dün bizim 7. sayfada   renkli tablolar vardı. Ve istatistik sonuçları. Haber başlığı, «Her gün 1 885 kaza oluyor. Son 18 ayın İstanbul’daki trafik kazaları sayısı 255 000’i bulmuş», diyor.
* Yıldırım Türker, büyük hatip ve devlet adamı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in memur grevi sonrası yaptığı konuşmayı dinlemiş, ona sesleniyor: «Vatandaşın günlük-aylık hayatını ıstıraba dönüştürme hakkının bir tek devlete ait olduğunu biliyoruz da, kamu çalışanlarının vatandaşa eziyet eden vatan dışı bir kalabalık olduğunu açıkça işitmişliğimiz yoktu» diyor. (Şimdi ben Yıldırım’ı, «Kusuruna bakma sen onun, nihayet edebiyat profesörüdür ve ifade-i meram’da bazı sıkıntıları vardır» diye teskin ve teselli etmeyeyim mi?)
* Murat Yetkin’in polisiye siyaset hikâyesi devam ediyor. * CHP «Danıştay kalsın da, Arınç gitsin» demiş. * Bahçeli, küfürleşeceksek «Altta kalanın canı çıksın!» diyor. * Banka kasası ve saat imalcisi İsviçrelilerin ilkel taassubu bir referandum sonu su yüzüne vurdu.   * Haydi Berlusconi Bit Pazarındaki emtiayı ihmal edelim. * M. Serdar Kuzuloğlu’nun Basın-yayın ve internet ilişkileri (veya aralarındaki sinerji problemleri) konusunda açtığı tartışmaya yabancı kal, aman uzak dur! Bir de o bahse girersen, yazacaklarını nerelere sığdırırız mı, diyorsunuz? * Kuzum siz 12. Sayfadaki «Eğlence eşliğinde insanlık suçları» haberini okudunuz mu? * Ben «Yorum» sayfasının devamlı okuruyum. «İran ile Türkiye aynı terazide tartılmaz» ve «Erdoğan, Araplar için yılın adamı» başlıklı yabancı gazetelerden alıntıları da okuma mı, diyorsunuz bana? * Pekâlâ, Tarhan Erdem’in «Öfkeli Yıllar»a dair yazdığını kesip diğerlerinin yanına okumadan koydum. Kitabı ben de bitireyim, hepsini birden okuyacağım.
*
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup siz bir hükme bağlayın, benim durumumu ve hakkımdaki muahezelerin haklılık derecesini. Adam Radikal’den gayri daha bir düzine gazete okuyor. Okumada da hızlı, yazmada da. Hem hiç de lafı uzatmıyor, dediğinizi işitir gibiyim. Ömrünüze bereket!  

Lugatçe
* MUÂHEZE, dedim iki yerde. Evet «eleştiri, tenkit, yerme» demek. Ama onlara ek bir anlamı daha var muâheze etme’nin: «Biraz da kınamak, paylamak, azarlamak» yanı var muâheze’nin sırf eleştirme’ye nispetle.