Evde dört kolumuz var bizim. En önemlisi Gülseren Hanım'ın sağ koluymuş

Çarşamba günü Piyale Madra'nın Havvalar'ı erkekleri konuşuyorlardı.</br>Hatırlayacaksınız:</br>&#8211; İnanılmaz bir şey, diyor içlerinden biri.

Çarşamba günü Piyale Madra'nın Havvalar'ı erkekleri konuşuyorlardı.
Hatırlayacaksınız:
– İnanılmaz bir şey, diyor içlerinden biri. Erkek milletinin ev işlerine yardım etmesi hâlâ yadırganıyor.
Öbürü sivil toplumcu:
– Çünkü hâlâ erkek ideolojisi hüküm sürüyor.
Üçüncü eski kafalı:
– Valla, diyor; bana önünde önlük bulaşık yıkayan bir koca çok itici geliyor.
Ve devam ediyor. (Demek bekâr kızlar arası bir sohbet bu.)
– Evlenince kocamı mutfağa filan sokmam. O köşesinde oturur, ben her işi yaparım. (Ya istesen de yapamayacak durumdaysan? Bir ameliyat ertesi, ki mesela sağ kolunu kesinlikle kullanmayacaksın demişlerse sana? Uzanıp raftan bir fincan alman, ekmek kesmen yasaklanmışsa? Otur kalk, gez dolaş, ama zinhar sağ kolunu kullanma demişlerse? Gündüzleri evde bir yardımcın oluyor, diyelim. Kahvaltı ne olacak? Akşam yemeğini nasıl geçiştireceksin? Ya yemek ertesi işler?)
Havvalar'ın ilki, hani konuyu açan, işin alayında. Sivil toplumcunun kulağına eğilip:
– Abimle tanıştırayım, abimi mutlu eder, diye «aklı başında» kız arkadaşını mahitaba alıyor.
*
Her sabah birkaç dakikalığına olsun içimi aydınlatan Piyale Hanım arkadaşım, çarşamba günü biraz düşündürdü beni.
Evde kullanacak dört kolumuz var. En önemlisi Gülseren Hanım'ın sağ koluymuş. Ev işlerinden uzak kaldığı için de canı sıkkındır herhalde, ama tercüme çalışmalarından uzak kaldığı için dertlendiği kesin.
İlk günler kızı, gelini, görümcesi nöbete girdiler. Yarım asırdır kimselere muhtaç olmadan yaşamış «mutlu çift» sıfatımıza halel gelmeye başlıyordu ki...
– Hepinizin işi gücü var. Allah razı olsun, zor günlerde yanımızdaydınız. Bundan ötesinin biz altından kalkarız, dedik.
Fazla ısrar etmemiz gerekmedi. Ve ben hayatımda ilk defa ev işleri yükünün altına girdim.
Sızlanacağımı sanmayın! Hemen söyleyeyim ki bir haftanın sonunda şimdi daha mutlu, üstelik mağrur bir «ev erkeği»yim.
Sabah kahvaltısı ve akşam yemeği sofralarını ben kuruyorum. Ben kaldırıyorum. Tabakların, çatal kaşığın, fincan ve kadehlerin, bardakların, çayın, şekerin, tuzun, biberin, zeytinin, peynirin, reçellerin... her şeyin yerini öğrendim. Ekmeği ben keserdim, şimdi kızartıyorum.
Kahvaltı işi kolay. Akşam yemeği ertesi tencerelerin, tabakların ve diğer sofra levazımının temizlendikten sonra bulaşık makinesine yerleştirilmesi başlı başına bir uzmanlık konusu. Geçer not aldığımı sanıyorum.
Cumartesi pazar sabahları yatağımı kendim yaparım. Sofra örtüsü silkelemek, gardıroptaki düzeni korumak, bornozu, havluları yerli yerine asmak, ceketimi, paltomu kendi kendime giymek... gibi yenilikler.
*
Oğlum (hadi o yabancı ellerde okudu) ve büyük torunum (o nasıl öğrendiyse) evde yalnız kaldıklarında karınlarını doyuracak bir şeyler yapmayı becerirler. Benim mutfak konusunda kendime hiç güvenim yok.
Buna karşılık ütüyü denemek istedim. (Söylemeyi unuttum, ben hiç yatılı okumadım. Elimden bir işler geldi diye sevindirik olmamın bir sebebi de bu.) Ütü diyordum, bakın bunu meslektaşlarıma tavsiye ederim. Brigitte'in verdiği akla uyarak, ütüyü ve televizyon seyrini, bu ikisini bir arada yaptım ben de...
Bir akşam ATV'de ana haberleri dinledim. Ali Kırca haber diye Hülya Avşar'ı ağırladı. Misafiri, Başbakan Erdoğan'ın verdiği sözlerin arkasında duruşunu beğeniyormuş. Ve piyango bileti almak gibi bir alışkanlığı yokmuş. (Arada emekli ikramiyelerine dair bir haber.) Avşar, emekliliği düşünmüyormuş. Hazır gelmişken, gösterime girmek üzere olan filmine dair üç beş sual de soruldu... Haberler 19.00'da başlamış ve elli dakika sürmüştü. Bizim City'ye geçtik.
Hiç zor değilmiş haber seyretmek. Ütüyle iyi oluyor. Bir de film seyrettim Kanal D'de: Gönderilmemiş Mektuplar. Türkân Şoray ile Kadir İnanır'ı yıllar sonra yeniden bir araya getiren bir film. Yusuf Kurçenli'nin. Aytaç Arman ile Melike Demirağ da var. Kızları Ceren'i başarıyla oynayan genç oyuncunun adını öğrenemedim diye kızdım kendime. Filmin yıldızları yakın dostlarım gibi geliyor bana. İki güzel insan. Türkân'ı tanıyarak, Kadir'i uzaktan uzağa seviyorum. Filme gelince, senaryosu o kadar hikâyeyle, hadiseyle dolu ki, kişiler adeta ihmal edilmiş. Ceren kız dışında perdede etiyle kemiğiyle var olan tek kişi yoktu, diyebilirim.
*
Gördünüz mü? Haber eleştirisi, film yorumu... Neyle yapılıyor bütün bunlar? Bir yandan kotarılan ütü sayesinde. Köşekadısı beylere özellikle ütüyü tavsiye ederim. Eli işte gözü oynaşta lafına bakmayın. Ütü yaparken televizyon seyredebildiğiniz gibi, rahat rahat düşünmek, yazacağınızı zihninizde bütünüyle şekillendirmek de mümkün.
Erkek okurlarımdan ve meslektaşlardan bana özenenler olursa, onları biraz daha bilgilendirmeliyim:
– İşi ciddîye alıp da, «Şu yardımcına söylesene Allah aşkına!» adı altında, kirli tabak ve bardakların bulaşık makinesinde nasıl dizileceğine, çeşitli fincan tabaklarının benzerler bir arada olmak üzere istiflenmesi gereğine, buzdolabı ve havlu dolaplarının düzenine, küçülen el sabunlarının hangi boya gelince değiştirileceğine... dair sakın akıl satmaya kalkmayın!
– Niye, demeyin bana! Durup dururken başınıza iş açmayın, diye söylüyorum. Ameliyat ertesi insanların biraz sinirli olabileceğini de unutmayın!