Evet, Başbakan çok yorgun

Deseler ki İstanbul'da yaşayanların baş şikâyet konusu nedir, hemen hepimiz aynı cevabı veririz:</br>&#8211; Trafik!

Deseler ki İstanbul'da yaşayanların baş şikâyet konusu nedir, hemen hepimiz aynı cevabı veririz:
– Trafik!
Havada bir seçim rutubeti hissedilmeye başlamışken, Başbakan pat diye bu konuya girdi:
– İstanbul'da plaka sayısını belirleyerek dondurmalıyız. Şehre, plaka sayısınca araba girmeli!
Konuşan, dört küsur yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı'nda bulunmuş bir siyasetçidir. Daha sonra kuruluşuna katıldığı, genel başkanı olduğu parti de dört küsur yıldır iktidarda. İktidarın başında gene o.
Yani İstanbul'un en «müzmin» derdinden, durup dururken, damdan düşercesine söz açan kişi, bugün Türkiye'nin en «muktedir» adamıdır.
– İki buçuk milyon çoktur, İstanbul'da araba sayısını iki milyona indirelim, diyor.
İstanbul'da mümkün olsa da iki milyon kişiye «Biz bu trafik derdinden nasıl kurtulacağız?» diye sorsanız, Başbakan'ın bulduğuna benzer bir çözüm yolu düşünene, sanırım rastlayamazsınız. Böyle hiç akla gelmemiş bir yol bulmak ve bunu teklif diye yüksek sesle söylemek için, sadece üstün zekâlı olmak yetmez; hiç değilse dört buçuk yıl mahallî, bir dört buçuk yıl da millî yöneticilik tecrübesine sahip olmak lazım.
– İyi de, bu dediğinizi nasıl yapacaksınız, diye soran var.
Görülmüş şey mi, diye isyan edene verilmiş cevabı okuduk:
– Slovenya'nın başkenti Ljubljana'da bu yasak uygulanıyor. Zaten Osmanlı'da da İstanbul'a giriş çıkışlar sınırlanmıştı. Böyle giderse bu şehre suyu da yetmeyecek, kanalizasyonu da...
Muhalefet:
– Dünyada benzeri yoktur. Yalnız Sovyetler denedi, ama sonuç alınamadı. Demokratik bir ülkede seyahat özgürlüğünü nasıl kısıtlarsınız, diye soruyor.
Ben de sormadan edemiyorum:
– Bu, yeni bir gündem değiştirme yöntemi midir, diye...
Yunanistan kadar nüfusu olan bir şehrin insanlarına, en büyük dertlerinin çaresi diye, çocukların bile gülüp geçeceği bir çözüm şekli önermek, bırakın Tayyip Bey'in zekâsını, sıradan bir insanın bile kolay kolay edeceği laf değil.
İstanbul'un trafiğine çözüm diye benim de düşündüklerim var. Ara sıra yazıyorum zaten. Ama Başbakan'ın son girişiyle açılan bu bahse bu kerre katılmak niyetinde değilim.
İçimden geçeni söyleyeyim. Son günlerde «Tayyip Bey çok yorgun» dedi ya biri; sanırım Deniz Baykal'dı. Haklı galiba!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Prof. Sami Selçuk)

  • 21 aralık tarihli yazınızdaki vazifeyi suistimal'in doğru çevirisi «yetkiyi kötüye kullanma»dır. Siz «görevi kötüye kullanma» yazdınız. Görev kullanılmaz, yerine getirilir veya getirilmez. Kanun metninde amaçlanan, memura tanınan yetkinin yasalar dışında kullanılmasıdır. 1990'da 4. Ceza Dairesi'ne başkan seçildiğimde, meslektaşlarımın da onayıyla bu terimi «yetkiyi kötüye kullanma» biçiminde düzeltmiştik. Ancak yeni TCK eski terimi kullandı.
    – Teşekkür ederim.
    (Umut Şumnu)
  • Müze kelimesi yerine Esinyeri veya Esinevi demek daha doğru olmaz mı? Müze kelimesi Yunan mitolojisindeki «Muse» kelimesinden türetilmiştir; «Museum» diye...
    – Muse'ler sanırım şairlerin ve yazarların esin (ilham) perileridir. Yunanca mouseîon da «esin perilerinin tapınağı».
    Ben, dilimize girmiş ve benimsenmiş kelimeleri, icat edilecek yenileriyle değiştirme konusunda duraksayanlardanım. Darılmazsanız ayrıca, «esinevi» veya «yeri» ile bugünün müze kavramı arasında bir yakınlık kuramadığımı da söyleyeceğim.
    (Alpay Büyüktunca)
  • Bir programda denizcilik terimi mayna'yı yanlış tarif ettiniz. Mesleğim denizciliktir. Bir halata yük biniyorsa Mayna! komutu verilir, «Halatı boşla» demektir. Benim bildiğim bir başka karşılığı da «azalma»dır. Kötü hava düzeliyorsa «Hava maynaladı» deriz.
    – Uyarınızı alınca sözlüklere baktım. Terim daha çok «İndir!» komutu olarak tarif ediliyor. Mayna etmek, «indirmek». Argoda mayna olmak, (kavga, çatışma için) «Yatışmak, son bulmak.» Teşekkür ederim.
    Siyasetteki kadınlarımız
    Dört kadınımızdan biri çalışıyormuş. Umay Aktaş ile Demet B. Ergün yazdılar.
    Çalışan kadınlarımızın dertlerini dile getirmişlerdi; «erkek-egemen işyerleri»nden şikâyetlerini (Radikal, 15 ocak):
    – Kadın olmasan ne yapacağımı bilirim, diyenlerden;
    – İşe alırken erkek gibi kadınları tercih etmelerinden;
    –Kadın cerraha sünnet olan bir çocuğa rastlamamaktan...
    İnat ettiğim bazı noktalar var, ama benzer tartışmaların neredeyse tamamında kadınlar safında yer alırım. Nedir ki bu konu, haklı şikâyetler dışında da incelenmeli, diye düşünüyorum.
    Kadınlarımıza siyasette ve ülke yönetiminde de yeterince yer ve görev verilmiyor. Yeterli değil belki, ama ben yarım asırdır gazetelerde, kadın arkadaş bulunmayan bir serviste çalışmadım. Kendi işimde, kadınların hangi alanlarda bizden çok daha başarılı olduğunu da iyi bilirim.
    Diğer faaliyet alanlarına da bu gözle bakarken, insan zihni şu gibi suallere takılıyor:
    – Son yıllarda bizde sivrilen, en azından bakan olan diyelim, hanımları bir hatırlayın: İmren Aykut, Işılay Saygın, Meral Akşener, Güldal Akşit, Nimet Çubukçu... Ve Tansu Çiller elbette.
    Pek sıkışık siyasetçi saflarında öne geçebilenler.
    – Acaba ne gibi ortak özellikleri vardı, sualinden başlayan bir araştırmaya ne dersiniz?
    Konuşalım isterseniz.