Evet, biraz da Güney'e inelim!

Köşekadılarından, Başbakan'ın Halep ziyaretine katılanlar oldu. Tanıdığım, izlenimlerine de güveneceğim gazetecidir, ilkin Mehmet Y. Yılmaz'ın yazısını okudum.

Köşekadılarından, Başbakan'ın Halep ziyaretine katılanlar oldu. Tanıdığım, izlenimlerine de güveneceğim gazetecidir, ilkin Mehmet Y. Yılmaz'ın yazısını okudum.
«Fenerbahçe-El İttihat maçını izlemek için gittiğim Halep'ten, Ortadoğu'nun geleceğiyle ilgili karamsar duygularla döndüm» diyordu (Hürriyet, 5 nisan).
Maç saatler süren bir gecikmeyle başladı. Yetmiş bin kişi gecenin ayazında soğuktan kıkırdadı, diyor arkadaşım; devlet başkanını yuhalamalarını beklerken, çılgın sevgi gösterileriyle karşılaşınca, belli ki dehşete kapılmış.
Halep sokaklarında edindiği izlenimi de, «Zaman sanki 40-50 yıl öncesinde durmuş gibiydi» diye anlatıyor. Atatürk'e bir kere daha şükrediyor.
*
Mehmet Yılmaz'a başka hangi Arap ülkelerine gittiğini sordum. Seyahati sevdiğini biliyorum. Kuzey Afrika ülkelerine gitmiş. Ortadoğu'ya bu ilk gidişi. Ben de Fransa'nın sömürgesi olduğu yıllarda Fas'a gitmiştim. Ortadoğu oralardan farklıdır.
Bir ara Beyrut, Türklerin de çok gittiği bir şehir olmuştu. Bütün çevre ülkelerinin alışveriş merkezi haline gelen Lübnan'ın başkentinden, «Ortadoğu'nun Paris'i» diye söz ediliyordu.
Türkiye Turizm Kurumu kafilesini, biz de, 1952-53 yılbaşı gecesi Tarsus gemisiyle Beyrut limanına indirdik. Ne yalan söyleyeyim; pırıl pırıl aydınlatılmış, şenlikli bir şehirdi. Hanımlar ertesi gün Beyrut alışverişinden, yorgunluktan bitkin ve para çantaları boşalmış halde döndüler. Sonra İskenderiye'ye kadar Beyrut'tan aldıklarını birbirlerine göstere göstere bitiremediler.
İskenderiye ve Kahire farklıydı; geçerken onu da söyleyeyim.
Yıllar yılı, bizim büyük bir hatamız var, dedim durdum. Yüzümüzü, sanki Kâbe o taraftaymış gibi Batı'ya dönmüşüz. Başka yeri gözümüz görmüyor. Aslında en önemli ve güçlü olduğumuz Ortadoğu'nun farkında bile değiliz.
– Suriye'ye, Irak'a, Ürdün'e, Suudi Arabistan'a, İran'a da gitsek ya! (Kuzeydoğu komşularımız, asıl yakınlarımızın yaşadığı yerler, Sovyet cumhuriyetleriydi o zaman; gitmek kimin haddine!)
– Batı'da, çoğu oranın da gelişmiş ülkelerine, şehirlerine gide-gele kendine güvenemez insanlar haline gelmişiz. İki Batı seyahatinden sonra, mutlaka, bir de Doğu'ya gidin, ki gerçekte nerede olduğumuzu sahiden öğrenelim!
Bugün için de doğrudur bu dediğim. Ortadoğu ülkeleriyle ilişkimizin artmasına ben, bu sebeple de seviniyorum.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Metin Tufan)

  • Balçiçek Pamir bakın ne demiş: «Ferhat Göçer, karısını ön plana çıkarmaya yanaşmıyor. Ez cümleyle, , diyordu.» (Sabah-Pazar, 1 nisan)
    «Ezcümle»yi biliyorum; «ez cümleyle» de denir mi?
    – Ezcümle, «Bu cümleden olarak, örnek olarak, özellikle, bilhassa, kısaca» anlamlarına gelen bir zarftır. «Ez cümleyle» diye bir deyişten benim de haberim yok.
    Notunuzu alınca o yazının tamamını okudum. Türkçesi düzgündü. İşaret ettiğiniz bir dizgi veya tashih hatası da olabilir.
    Bakan Bey, sıra Türkçe'de mi?
    Bakan Atilla Koç, «Türkler dudaktan, İranlılar damaktan, Araplar gırtlaktan konuşur» demiş (Allahtan lafı daha fazla uzatmamış. Bunun burnu var, kulağı var; var oğlu var!)
    Benzetmelere meraklı galiba... Devam etmiş: «Diller de insanlar gibi uzun boylu, kısa boylu, şişman veya zayıf olabilir.» (Kısa boylu ve şişman dilin nerede duracağını bilemediği anlaşılıyor.)
    Kültür ve Turizm Bakanı, vesile tam nedir anlayamadım, Meclis Türkçe Komisyonu toplantısı öncesi konuşmuş. Bence ağzına aldığı, Meclis koridorlarında, parti toplantılarında edilecek laf değil. Hiç değilse önce uzmanlar tarafından üzerinde uzun uzun çalışılması gereken bir konu.
    Aklına ilk geleni, yeterince düşünmeden söylediği anlaşılıyor. «Alfabede 32 harf olsa bazı sesleri daha rahat karşılardı» demekten maksadı nedir? Kaybolan kaf ve kef farkını, kapalı ve açık «e»lerin telaffuzunu sağlamak mı? Seslilerin uzun ve ince söylenişini ayrı ayrı ve bir arada işaretlerle belirtebilmek mi?
    Dün bana «Yoksa alfabemize , ve harflerini eklemeye mi niyetleniyorlar?» diye soranlar da oldu.
    Bakanlardan biri rastgele bir laf edince, «Bu beyan hükûmet görüşü müdür?» diye sormaktansa, «Yok efendim, o yaramazın aklına öyle esmiş olmalı!» diye geçiştirmek, galiba daha doğru.
    Nitekim Atilla Koç'un danışmanı Bülent Erandaç da müdahele etme ihtiyacı duymuş: Bakanımız «Alfabede 32 harf olsa bazı sesleri daha rahat karşılardı, sözüyle, demiş; herhangi bir harfi kastetmedi» (Hürriyet, 5 nisan).
    *
    Bence dilimiz, siyasetçilerin şirinlik denemelerinde malzeme olarak kullanılacak halde değil. «Türkçe'nin en güçlü dönemini yaşadığı bir zamanda...» türü demeçler için faydalanabileceğiniz birçok başka alan var.
    «Biz dilimize kötü muamele ediyoruz» derken, ben aynı zamanda, bu bakanın ayak üstü sözlerini de ayıplamış oluyorum. Meselenin ciddiyetiyle mütenasip («uyumlu») bir davranış değil.
    İyi düşünmeden, çalışmadan, hazırlanmadan konuşmaktansa, susmak elbette ehvenişer'dir («daha az kötü»).
    TBMM'de, Türkçe'deki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılması ve Türkçe'yi koruma önlemlerinin belirlenmesi amacıyla kurulmuş bir Araştırma Komisyonu çalışıyor. Bana bile ne düşündüğümü sordular. Bakanın sellemehüsselam («uluorta, aklına estiği gibi») konuşması, oradaki çalışmalara da saygısızlık değil mi?