Evet, Fikret'e de bu yakışırdı

Yöneticilik yıllarımda (bence asıl gazetecilik muhabirlik ile yöneticiliktir, köşekadısının gazetede asalağımsı bir konumu var, diye düşünmüşümdür hep.

Yöneticilik yıllarımda (bence asıl gazetecilik muhabirlik ile yöneticiliktir, köşekadısının gazetede asalağımsı bir konumu var, diye düşünmüşümdür hep. Ne diyordum, evet yöneticiyken) çalışma arkadaşlarımın herkesle, ama daha da çok, güç ve kudret sahipleriyle ilişki tarzlarına, alışkanlıklarına ayrıca dikkat ederdim.
– Ankara’ya atla git, gazetemizi başkentte kimin temsil edeceğine sen kendin karar ver, demişti çalıştığım gazetenin patronu. O kişi benim için de önemlidir, zaman zaman idarî meselelerde işbirliği etmemiz gerekir. Bu vasfı da olsun, ama sen, 1 numaralı muhabirin, haber kaynağın olacak gazeteciyi kendin seç!
Mevcut mümessil sevimli bir arkadaşımızdı. Nedir ki ona teşekkür etme kararına benden önce varılmış.
1950’lerin sonuna doğru, iktidardaki DP’nin hırçınlaştığı (Ustam Cihad Baban’ın deyişiyle, bu demektir ki kendi sonuna yaklaştığı) yıllardı. Temaslarda bulundum. Düşündüm taşındım ve o tarihte Hürriyet Ankara Bürosu’nun ikinci adamı durumunda olan rahmetli Seyfettin Turhan’da karar kıldım. (Hürriyet’in Ankara temsilcisi rahmetli Emin Karakuş’tu o tarihte.)
O görevdeki gazetecinin başta iktidardaki olmak üzere, siyasî partilerle ilişkilerine önem verilirdi. Sonra ideolojik bir tercihin etkisi altında mıdır, suali üzerinde durulurdu. Birçok başka değer ve nitelikle birlikte elbette... Ama mesela «Acaba askerlerle arası nasıl?» diye bir sual hatıra gelmezdi.
O sual 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra sorulur oldu.
*
Şimdi bu bahse niye girdiğimi hemen söyleyeyim. Son yıllarda, komşu odalarda çalışan köşekadılarının Ankara’yla telefon konuşmalarından öğrendim. Telefon sohbetlerinin önemli bir kısmı, Ankara’daki generallerle yapılıyordu. Telefonla sohbet edebildiği paşanın veya paşaların omuzlarındaki yıldız sayısı ne kadar çok ve o sıradaki görevi ne kadar yüksek ise, gazetecinin meslekteki itibarı da o kadar artıyordu.
Yani ben de, gerektiği için değil alışkanlık eseri, Ankara gazetecilerini kendi terazimde tartarken, bu taraflarını da dikkate almaya başladım. Eee «Kır atın yanında duran ya huyundan ya tüyünden» meseli durup dururken söylenmedi ya!
Generallerle ayrıca ilgilenen, TSK’nın hatta basın sözcüsü gibi konuşmaktan, yazmaktan ayrı bir zevk aldığı izlenimini uyandıran kadı örneklerimiz var. Tıpkı askerden beklediğini onda bulamadığı için özdenetimini kaybederek, beğenmediği generallere saldırmaya kalkan kadılar da olduğu gibi.
Bu ölçüsüzlükler yanında, Milliyet’in Ankara Temsilcisi Fikret Bila’nın bence ayrı bir yeri ve değeri var. Gazeteciye pek yaraşan bir tavrın ve duruşun sahibidir. Çok önemli kumandanların kırk yılda bir, bir diyecekleri olduğunda Fikret’i tercih edişlerine bakar, her seferinde «Onların yerinde olsaydım ben de Fikret’le konuşmayı tercih ederdim» diye düşünürüm. Uzaktan hissederim ki, kumandanın hâlisi de gazetecinin ölçülü, vakur ve hakşinas olanını tercih etmektedir.
Ayrı bir sebebi yok. Bunları yeniden düşünmeme, Fikret Bila’nın dünkü Milliyet’te okuduğum «Askerin seçime etkisi» başlıklı yazısı sebep oldu.
Bu son seçimin bence de çok önemli bir farkı, askerin siyaset ile arasındaki demokratik mesafeyi büyük bir hassasiyetle ayarlama maharetini bu defa ve ders verircesine göstermiş olmasıydı. İnşallah, «Sözde değil, özde laik!» türü tekerlemeler söyleyen kumandanlar devri kapanmıştır.
Bu çok önemli farkın altını çizmek de doğrusu Fikret’e yaraşırdı. Ya da ben zaten ondan beklerdim, diyeyim. 

Cumhuriyet kültür değerleri
Taksim’de, hani bayram günleri ışıklı suların aktığı yer, derdik eskiden; Sular İdaresi’nin bayram hediyesiydi İstanbul halkına. Şimdi bilbord dedikleri dev afişler sergileniyor.
Maksim’dir o yerin adı. Toplanan suların semtlere taksim edildiği yer. Kısım’dan maksem, zamanla maksim olmuş. Taksim semtinin ve Maksim gazinosunun (sinemasının, şimdi tiyatrosunun) adları da buradan gelir.
İşte oradaki Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde bir sergi açılmış: Sine-i Millet diye. Bu meyanda, isteyen ziyaretçilerin TC Kimlik Numaraları’yla katılabilecekleri bir de anket yapılıyormuş. Onun adı da «Cumhuriyetin Kültür Değerlerini Seçiyoruz.» Dünkü Sabah gazetesinin dediğine göre, ankete 120 000 kişi katılmış. Çeşitli alanlarda, ilk üç sırada yer alan Cumhuriyet değerlerimizin adları na da yer vermişler.
Birkaç kere okudum. Günümüz Türkiye’sinde insanlara biçilen değeri çok merak ederim. «Kişi, adam, herkes» kelimeleriyle başlayan çok mesel vardır dilimizde: «Kimse kendi memleketinde peygamber olmamış» da bunlardan biridir. Olanlara bir bakalım, dedim kendi kendime.
– Falanca kişi niçin bu kadar ünlü, sualini çok sorarım ben. Deneyin bakın, mantık sıralaması sizi nerelere götürecek.
Gelelim Maksim’deki kültür değerlerimize:

  •  Hat, ebru, tezhip, minyatür sanatçıları’ndan ilk üçe girenler: Münevver Üçer, Hasan Çelebi, Hamit Atyaç. (Benim yazık ki yabancısı olduğum bir alan bu.)      
  •  Sporcular: Hakan Şükür, Naim Süleymanoğlu, Metin Oktay. (Sual suali çağırırmış: Sporcular kültür değerleri midir? Belki kültür-fizik temsilcilerini sordular. Ee, bu listede mesela bir Yaşar Doğu’ya yer yok mu? Futbol deyince ilk akla gelen Hakan Şükür olabilir mi?)
  •  Müzik sanatçısı: Barış Manço, Münir Nurettin Selçuk, Sezen Aksu. (Üçü de Allah için sevip beğendiğim sanatçılar. Tamam! Ama ne demek müzik sanatçısı. Besteleyen mi, söyleyen mi, çalan mı?)
  •  Şairler: Necip Fazıl Kısakürek, Nâzım Hikmet Ran, Orhan Veli Kanık. (Pek güzel de, mesela Yahya Kemal kaçıncı? Cahit Sıtkı Tarancı, Behçet Necatigil nerelerde?)
  •  Sinemacı ve tiyatrocu: Kemal Sunal, Şener Şen, Yıldız Kenter. (Demek Muhsin Ertuğrul’a sıra daha sonra geliyor.)
    Mimarlar, ressamlar, bilim insanları da var, sorulanlar arasında. Hepsine yerim yetmez. (Dil Yâresi gezmeye çıktı bile.) Şu üçlüyü de söyleyeyim:
  •  Romancılar: Yaşar Kemal, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar. (Burada kazara Orhan Pamuk’un da adı olsaydı şayet «İnsanlarımıza bir hâl mi oldu, nedir?» diye telaşlanırdım.)