Evet yol az, ama taşıt da fazla

Büyükşehir Belediye Başkanımız Kadir Topbaş Radikal'i ziyaret etmiş. Dün Emre Boztepe aktardı, ben okudum.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Kadir Topbaş Radikal'i ziyaret etmiş. Dün Emre Boztepe aktardı, ben okudum.
İMP diye bir çalışma grubu var Topbaş'ın: İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi. Birkaç yıl önce bu grubun tanıtım toplantısına ben de katılmıştım.
Başkanın söylediklerini o zaman da dinlerken, içimden, «At martini Debreli Hasan» türküsü çığırmak gelmişti. Söze «2012 yılına kadar 15 milyon dolarlık yatırım yapmak zorundayız» diye girmiş bu sefer. İçinizden bu lafın gerisini dinlemek gelir mi?
Bazı belediye yatırımlarını satacakmış. İGDAŞ'ı, İETT'yi... Araziden söz etmiyor. KİPTAŞ'ı halka açacağız demekle yetiniyor.
Ve daha çok yetki istiyor; emniyetten trafiğe kadar.
*
İstanbullu ile (Bunu artık İstanbul'da ikamet edenler diye almak lazım!) Büyükşehir Başkanı arasında, sahiden nasıl bir ilişki vardır, diye hiç düşündünüz mü?
Şöyle sorayım:
– Tayyip Erdoğan bu görevde yıllarca bulundu. AKP seçim kazanıp da hükûmeti o kurduğunda «Hah, nihayet yakından tanıdığımız biri başbakan oldu» diye düşündünüz mü? Haydi sadece «Tanıdığımız biri?» diyeyim.
Hayır, değil mi? On küsur milyonluk bir şehirde böylesine bir yakınlık ne kadar mümkündür, o da başlıbaşına bir sual.
*
«İstanbul, Paris gibi olmalı» diye bir ara başlığı hemen okudum. «Cumhuriyet Bayram etkinliklerimize (Her neyse bunlar!) Paris'teki kadar turist gelmesini hayal ediyorum» diyor. Ben de durup dururken Debreli Hasan demiyorum ki...
Dediğine göre İstanbul'a her yıl yerleşmek üzere 350 000 kişi geliyor ve trafiğe gene yılda 200 000 araç ekleniyormuş. Ben daha fazladır, diye biliyordum.
Belediye başkanı atar da şehirli susar mı, sanıyorsunuz. Bakın trafik konusunda bir tedbir de ben söyleyeyim size.
– Bu yedi değil yetmiş tepeli şehrin altında keyfince köstebek gezdiremezsiniz. O özendiğiniz Paris'te trafiği metrodan önce hafifleten bir alışkanlık yer etmiştir. Şehrin uzak semtlerinden, çevre kentlerden gelenler arabalarını Paris'in kapılarındaki (Bizim Topkapı, Edirnekapı gibi onlarında çepeçevre tarihi kapıları var) geniş otoparklarda bırakır, oradan öte toplu taşıtlarla yolculuk ederler. Ferahlamanın tek çaresi yeni yollar açmak değil, şehre daha az araç girmesini sağlamaktır.
Bu da benden İMP'ye bir bayram hediyesi olsun!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Tibet Enez)

  • Otuz yıldır «tuvalet» kelimesini kullanırım. Son yıllarda çevremde «tuvalet» kelimesi yerine daha çok «lavabo» deniyor. İnanılmaz sinirleniyorum.
    – Mektubunuzu okuyunca TDK'nın Türkçe Sözlüğü'nde (2005) bu iki kelimeye baktım. Lavabo'nun üç anlamı var; ikincisi «Ayakyolu, hela, yüznumara, tuvalet». Tuvalet'in beş anlamı var; beşincisi «İnsanın dışkısı ile idrarını boşalttığı yer, abdesthane, ayakyolu, yüznumara, hela, kenef, memişhane, kademhane.» Tuvalet veya tuvaletini yapmak fiilleri de var.
    Henüz lavabo yapmak veya lavabosunu yapmak demiyoruz. Gene de mutlu sayılırız.
    Sevgili fotoğraf komşularım
    Bayram tatilinde onu düşündüm. Veryansın eleştiriyoruz. Peki sevdiğimizi, beğendiğimizi de söylüyor muyuz? Yerinde ve yeterince...
    Bayramdan önce Metin Soysal aradı beni; Star gazetesinin Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı. Doğrudan bir sual sordu:
    – Star'ı nasıl buluyorsunuz?
    Gazetenin başında Alev Er var şimdi. Cafer Yarkent zaten oradaydı. Yazarları arasında vazgeçemeyeceklerim var. Cevap olarak iyi şeyler söyledim.
    Bayramın ikinci günü sabahı, ben daha Radikal'i hatmederken çocuklar haber verdiler:
    – Dede, Star'ın birinci sayfasında resmin var.
    O niye o? Bana sordukları suale (herhalde olumlu) cevap verenlerden bir demet yapmışlar; okullarda çekilen toplu sınıf fotoğraflarına benzemiş.
    Kimler yok ki! Şarkıcılar, sporcular, işinsanları, yönetmenler... Tanımadıklarım da var. İki gazeteciden biri benim, öbürü Ahmet Altan.
    Torunlar:
    – Dede resmin var, hem de sevdiklerinle yan yana, diyorlardı. Baktım Türkan Şoray, Sezen Aksu ve Cem Boyner arasında ak saçlı Hakkı görünüyor.
    Üçü de sahiden beğendiğim ve sevdiğim insanlar. Zahir bu açıdan pek cömert olmadığım için, çocukların dikkatini çekmiş, hatırlarında kalmış.
    Türkan'a hayran olmakla kalmayıp, açık veya gizli platonik aşk besleyen adamlar kalabalığı var ya! Ben onları gayet iyi anlarım. Bu çocukta, güzel kadın olmak dışında, izahı güç sihirli bir çekicilik de var, ki adını koymak sahiden kolay değil. Hissedebiliyorsunuz.
    Sezen'e benden önce de kutsal canavar (Fransızların sini çeviriyorum, «Herkeslere benzemez, kutsal hâleyle taçlandırılmış» gibi anlamlara gelen bir deyimdir) diyen var mıydı, bilmiyorum.
    Onları sevmeyen mi var, denebilir. Olsun! İnsanın içinden gene de söylemek geliyor.
    Cem Boyner'i ben, herkesin hemen söyleyebileceği meziyetleri dışında dilimizi çok fasih ve güzel konuşanlardan biri olduğu için de seviyorum. Siyasete niyetlendiği zamanki tavrını, davranışlarını da çok beğenmiştim. Onunla tanışamadık.
    Bayramda olsun, sevgilerimi söyleyebilmekten memnunum.
    O toplu fotoğrafta, yalnız üçü değil, başka sevdiklerim de var. Bugünlük üç komşumla yetineyim, dedim. Bana bu zemini hazırlayan Star'cılara da teşekkür ederim, başarılar diliyorum.