Evren'in dibini görmüş, bak hele!

Bilimkurgu romancılığı mı demek lazım, yoksa ütopya edebiyatı mı? Yeni Dünya (asıl adıyla Breve New World, «Cesur Yeni Dünya») adlı roman, bu türün şaheserlerinden biridir.

Bilimkurgu romancılığı mı demek lazım, yoksa ütopya edebiyatı mı? Yeni Dünya (asıl adıyla Breve New World, «Cesur Yeni Dünya») adlı roman, bu türün şaheserlerinden biridir. 1932’de yayımlandığında yazarı Aldous Huxley 38 yaşındaydı. Tıp öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Görme zaafı yüzünden. Kültür kumkuması bir ailenin çocuğu olan Aldous, yazar, düşünür, şair ve bilgin olmaktan öte, geçmiş yüzyılın büyük bilgelerinden de biriydi.
İlkini 24 yaşındayken yayımladığı kitaplarından on kadarını bilirim. Ama iyi bildiğim ve hiç unutmadığım kitabı, bir bilimkurgu şaheseri olan, Türkçe’ye eski millî eğitim bakanlarımızdan Avni Başman’ın çevirdiği Yeni Dünya’dır. 1932’de bugünü, hatta rahatlıkla da 2032’yi ti’ye alıyordu, diyebilirim.
Bilimde, teknolojide, insanların ve toplumların fizik ve moral yapısındaki muhtemel değişimler konusunda, bundan 77 yıl önce Huxley’in neleri öngörebildiğini anlamak isterseniz, Yeni Dünya’yı mutlaka bulup okumalısınız.
Size bir hatıramı söyleyeyim. 1950 yılı öncesi Dolmabahçe’de küçük bir topluluk ve deniz kıyısına inmiş iki helikopter gördüm. İndim tramvaydan. Polis vardı kalabalığın etrafında. Cumhurbaşkanı İnönü de oradaymış. Helikopterleri inceliyordu. Muhtemelen hepimiz helikopteri herhalde ilk defa o gün, orada görüyorduk.
Ertesi gün, İsmet Paşa’nın İngiliz pilotlarla konuşurken şunu da sorduğunu gazete haberlerinden öğrenecektim:
– Aldous Huxley, Yeni Dünya adlı kitabında gün gelecek şehirlerimizde bir yerden diğerine otomobillerle değil bu helikopterlerle gidip geleceğiz, der. O günlere yaklaştık mı, dersiniz?
Demek Huxley okuyacak vakti de buluyor diye, o tarihte İsmet Paşa’ya hayranlığım daha da artmıştı, unutmadım.
*
İlki Yeni Dünya idi. Sonradan bilimkurgu romanlarına ben de merak sardım ve bu tarzın ağababalarını da okudum. Son okuduklarımdan biri gene de Huxley’in Ada adlı romanıydı. Kararım kesinleşti: benim için bilimkurgu türünün en büyüğü hâlâ Aldous Huxley’di; ...’dir, hatta!
Şimdi siz, Hakkı Efendi anlaşılan Ertuğrul Özkök’ün dünkü Hürriyet’te, Dan Brown’la yaptığı mülakatı okumuş, diye düşüneceksiniz. Onu da okudum, ama bana Huxley’i hatırlatan gene dün Hürriyet’teki, «Evren Bebekken» başlıklı haber oldu. Hubble uzay teleskobuna yeni yerleştirilen bir geniş alan (WFC3) kamerasıyla, uzayda geçmiş zamanları da bulup görmeye ve incelemeye başladılar.
Dünkü son habere göre, 14 milyar yaşında olduğunu belirledikleri Evren’in, Büyük Patlama’dan 600 milyon yıl sonraki halini görüntülemeyi başarmışlar. «Evren’in bebekliği» dedikleri de bu. Görüntülerde binlerce galaksi varmış; 13 milyar ışık yılı ötede. Bu görüntüsü elde edilen, Evren’in en derin mesafeleriymiş. Dünya da dahil, sinesinde milyonlarca yıldızı barındıran Samanyolu, Evren’deki sayısız galaksilerden (gökada da deriz) biri, bildiğiniz gibi.
Haberi okuduktan sonra durup düşünmemek mümkün mü? Evren’in akla sığmaz büyüklüğü yanında, insanın bilgi alanı sınırlarının sonsuza doğru gene akıl almaz genişlemesini de...
Sonra birden karamsar yanım ağır bastı ve sizin Hakkı Efendi’yi fena azarladım:
– İnsan bilgisi nasıl gelişti, genişledi de sonsuza bu kadar yaklaşıldı diye şişineceğine, senin bu yüzden kendi gözünde ne kadar ufalıp küçüldüğünü algılayarak aslında yerinmen gerekmiyor mu, diye?..
Sesi sedası çıkmaz oldu, ben de biraz başımı dinledim. 

«Bana bir masal anlat baba!»
Talihim açıldı galiba, sevdiklerim bir bir geri geliyor. Gerçeği tam yansıtmayabilir bu dediğim, ama böyle düşünmek bana iyi geliyor.
Haftanın başında Yıldız Kenter’i bir kere daha seyretmenin keyfini sürmüştüm. Hafta sona ermeden, bir güzel haber daha alıyorum: Oya ile Bora’nın yeni albümleri çıkıyor veya çıktı çıkacak. Kendilerinden değil, haberi dün Sabah-Günaydın’dan aldım.
Boğaz yürüyüşlerinden vazgeçeli beri yolum Bebek’e düşmüyor, ki Cami’nin hemen karşısındaki o cânım kahvede çocukları görüp kucaklayabileyim.
Arada bir, içim çok daralınca Küçümen’e Mektuplar yazarım ya ben bu Cihannüma’da, Oya işte benim -yazık ki 26 haziran 1996’dan beri buralarda olmayan- has arkadaşım Zihni Küçümen ve onun da benim de sevgilimiz Şükran’ın tek kızlarıdır. Evet, bildiğiniz gibi Bora da onun meslektaşı ve besteci eşi. Yani benim dostlarım olmaktan öte, çocuklarım.
Hep bildiklerinizi söylüyorum amma, hani Seninle Beraberim (1987), Tiryaki (1990), Seni Bana Yazmışlar (1993) Saraylı (1995) ve Aşk, İhanet vs (1997) adlı albümleri olan... Biliyorum siz Oya ile Bora’yı sahnelerden, tele-vizyonlardan da tanırsınız. Paydos adlı şarkılarıyla 1987  Eurovision seçimlerinde ikinci olmuş; o yıl Kuşadası Altın Güvercin Yarışması’nda «Tasvir-i Şikâyet» adlı şarkılarıyla derece ve Çiğdem Talu ödülünü kazanmışlardı.
Yeni bir çalışmaları olduğunu bilmiyordum, çok sevindim.
Şarkıları bir başka sestir benim için. Bora da, damat değil sahici evlat. Oya’nın «Bana bir masal anlat baba!» diyen sesini işitince, «Sevgili çocuk, benimle idare etmekten gayri çaren yok» diye ağlarım.

Dil Yâresi
* Önce Oya ve Bora ile karâbet’imizden söz edeyim. Siz de yadırgar mısınız? Karabet adını bilir, benimseriz. Öbürünün orta hecesindeki «a» sesi uzundur. Ermenice Karabet’in kelime anlamını bilmiyorum. «Yakınlık, ortak yanları olma» anlamındaki karâbet Arapça Kurb’dan geliyor; «yakın olma, yakın bulunma, yakınlık» demek; sıfat olarak doğrudan «yakın» demektir. Tevfik Fikret mesela «Denir ki hüzn ile ruhumda bir karâbet var» diyor. Kelime «akrabalık, hısımlık» anlamına da gelir.
Karâbet-i nesebiyye, «aynı soydan gelme»; karâbet-i sıhriye, «evlenme ve kız alıp verme sebebiyle oluşan yakınlık»; karâbet-i vilâd «ana-baba ile çocuklar, büyükanne ve babalarla torunlar arasındaki akrabalık» demektir.
Dil Yâresi faslı bu kadar.