Ey sevgi dalımda ilk açan tomurcuk / İçime yeni bir fecir gibi dolan çocuk!

Cuma, Ramazan'ın ilk günü. Hepiniz ilgilenmezsiniz belki, ama ben bazen, peki bu gelen Müslümanların kaçıncı Ramazan'ıdır diye merak ederim.

Cuma, Ramazan’ın ilk günü. Hepiniz ilgilenmezsiniz belki, ama ben bazen, peki bu gelen Müslümanların kaçıncı Ramazan’ıdır diye merak ederim.
Gene baktım eski takvime. Evet efendim, önümüzdeki cuma günü, Hicrî takvimde 1 Ramazan 1430 tarihine denk geliyor.
Mübarek olsun efendim!
Her konuda üç nesli karşılaştırmadıkça rahat edemem.
Benim çocukluğumda babaannem de, anneannem de hayattaydı. Bizim evin dört hanımı (babaannem, halam, yengem ve annem) her Ramazan hiç kaçırmadan oruç tutarlardı. Oyun kabilinden biz çocuklar da bazen, onlarla birlikte oruç tutardık. Amcam ile babam da bizim takıma dahil idiler.
Hatırladığım ilk Ramazan Denizli’deydik. Evin kumandası babaannem ile halamda. Biz üç çocuğuz. Gençkız olanımız, halamın kızı Semiha Abla (Daha sonraki, bizim koyduğumuz adıyla Semuş). Amcamın kızı Gülçin (Büyüyünce adı Çinçin olan) ve ben ilkokulun ikinci ve birinci sınıflarındayız.
1935-36 öğretim yılı. İlk defa oruç tutacağız. Bunu biz iki çocuk istedik, ama pazarlık gerekti.
– Siz Ramazan’ın birinci, onbeşinci ve otuzuncu günleri oruç tutarsınız, dediler. Üç gün eder. Allah Baba da onun önüne bir sıfır koyunca kaç gün eder?
– Otuz gün!
– Ve siz, daha çok küçük olduğunuz için ayrıca ödüllendirilirsiniz. Hem bütün Ramazan oruç tutmuş sayar Allah Baba sizi, hem de hanenize büyüklerden daha çok sevap yazılır.
– Vay be! diye sevinç çığlıkları da attım o zaman. Ama aslında bu iltimas formülüne ben, pek de inanmış değildim.
Sonradan bu işin şakası her yapıldığında tereddüdümün tazelendiğini hatırlıyorum. O yaşların hatıraları hep bir buğu perdesinin ardında kalmış gibidir. Rahmetli Çinçin’e sorunca o:
– Sen sahiden inanmıştın, der (Birkaç yaş büyük benden) ben de doğrusu burulurdum.
*
Hatırladığım güzel sahurlar, ortaokul yıllarımıza rastlar. Amcamın diğer kızı Ayten de katılmış kafileye. Takımın dördüncü ferdi de Özgül, ki Semuş’un büyük kızıdır. (Bizi çok erken terk edenlerden biri. Ve benim ilk sevgililerimden. Evde gördüğüm ilk bebek. Ve güzeller güzeli.)
Sahur sofralarının da iftarlar gibi özenerek hazırlandığının farkındayız artık.
Hemen her akşam ayrı bir çorba oluyor. Benim aram asıl hoşaflarla çok iyi. Bizim evlerimizin komposto lafını pek bilmediği günler. Hoşaf dediğiniz, yumuşak ve sulu meyvelerle yapılır, bir çeşit meyveli şerbettir.
Taze meyveyse doğranır veya sıkılır. Kuru ve sert meyveler suda kaynatılarak yumuşatılır. Meyve deyince... Erik, vişne, ayva, çilek, ağaççileği, böğürtlen, frenküzümü, üzüm ve kayısı kuruları...
Ve asıl keyifli yanı, hoşaf kaşık kaşık ve soğuk içilir. Hava sıcaksa buz bile atılır içine.
İnsan sevdiğini, hoşaf bile olsa daha çabuk öğrenir ve hakkında daha çok şey bilir, değil mi?
*
Lisede devam ettik. İmtihan mevsimine denk gelirse, sahurdan sonra yatmayıp ders çalışmak da güzeldir. Tek odada veya salonda yanan sobaların çevresindeki sedirlere uzanarak.
Yaz tatillerinde Kırmızı ve Siyah gibi, Harp ve Sulh gibi, Karamazof Kardeşler gibi romanları, sahur ertesi okuduğum kış gecelerini de hatırlıyorum.
Üç nesil dedim. İlki ailenin ben akran çocukları ve bizim arkadaşlarımız; Ramazanları, olmazsa olmaz dinsel ve toplumsal kurum olarak benimsemiş ana babaların çocukları, ninelerin, dedelerin torunlarıydık.
– Peki sizin çocuklarınız için, torunlarınız için Ramazan ayının, sahurları ve iftarlarıyla orucun, şeker bayramlarının farklı bir anlamı var mıydı, derseniz?
– Elbette, diyemem.
Babam ve amcam biz çocukları ve torunlarıyla bayram ve teravih namazı kıldılar. Benim de oğlumla yan yana secdeye varmışlığım var. Torunlarıma gelince, öye bir hatıram yok galiba. Selim Kütahya’da askerliğini yapıyor. Gecenin bu saatinde Eren’i uyandırıp soramam. Ama yazarken aklıma gelen bu sualin cevabını, şimdi ben de merak ettim. İlk fırsatta öğrenir, bir Cumhuriyet çocuğunun «evrak-ı metruke»si arasında bulunsun diye, Cihannüma’da yazarım.
*
Tekrar etmeyi sevdiğim bir laf var: «Ninelerin, dedelerin bulunmadığı evde büyümüş çocuklardan, mesela romancı çıkmaz» derim. Bir çeşit ilham ürünü değil, tecrübenin sesidir bu.
Bu yakında, geçen günlerin birinde, on beş-yirmi gençle bütün bir gün birlikte çalıştık.
Yedi, sekiz genç insan; kızlar ve erkekler, üniversite sıralarında veya hemen ertesi yaşta çocuklar.
– Aranızda ninesiyle, dedesiyle aynı evde yaşayanlar var mı, diye sordum?
Yüzleri anlamsızlaştı bir an. Belli ki benzer bir suale o güne kadar muhatap olmamışlardı.
Yavaştan ses verdiler:
– Hayır! Yazık ki hayır! Uzak oturuyoruz, bayramdan bayrama görebiliyoruz onları. O da tatil için bir yerlere gitmiyorsak. Dedem de ninem de sağ hamdolsun, ama İstanbul’da değiller ki! Küçükken her yaz giderdik. Şimdi üç dört yıl geçtiği halde gidemedik diye üzülüyoruz. Allahtan ki telefon var, sık sık görüşüyoruz.
Genelde durumun bu olduğunu biliyor, ama bu kadarını doğrusu tahmin etmiyordum.
– Evet biz, büyüklerimizle hep birlikte olduk, şimdi de aynı evde yaşıyoruz, diyen tek genç çıkmadı.
Dahası var.
– Biz de ayrı evlerde oturuyoruz. Ama her hafta sonu olmasa bile, ayda en az birkaç kere birlikte oluruz, diyen de olmadı.
Hüzünlendim, diyemem. Böyledir diye biliyorum zaten.
Nedir bilir misiniz?
Bu hal, kültürün, görgünün, sevginin, daha doğrusu bir yaşama üslubunun nesilden nesile akacağı kanalların tıkalı olması demektir.
Çekirdek aile diyorsunuz. Bu düzende tomurcuk çiçeğe dönüşemez ki...
Orhan Veli’nin sesi kulağımda:
Ey sevgi dalımda ilk çiçek açan tomurcuk, / Kanımın akışını yenileştiren damar, / Gül rengi ışıkları sevda dolu akşamlar, / İçime yeni bir fecir gibi dolan çocuk.