«Farklı bir şey»i atlattık da...

Umur görmüş adam deyişinin ne anlama geldiğini babama sorarken, fikir de beyan etmiştim: ? Umur galiba emir?in çoğulu. Umur görmüş, çok emirler vermiş bir adam demek galiba...

Umur görmüş adam deyişinin ne anlama geldiğini babama sorarken, fikir de beyan etmiştim:
– Umur galiba emir’in çoğulu. Umur görmüş, çok emirler vermiş bir adam demek galiba...
– Ona yakın bir şey, dedi babam. Lugat Naci’yi açtı ve okudu. (Birlikte bakamazdık, çünkü Muallim Naci’nin ünlü sözlüğü Arap alfabesiyle yazılmıştır.)
Ve anlattı: Evet kökü Arapça emr (emir) kelimesidir umur’un, ama emr’in de iki anlamı var. İlki «buyruk», ikinci anlamı da «iş, olay» demektir. Umur görmek bu ikinci anlamdan gelen bir deyim: «Çok şey görüp tecrübe sahibi olmak» anlamına gelir. Umur görmüş kişi de «önemli işler yapmış, uzun süre yüksek mevkilerde bulunmuş, tecrübelerinden faydalanılacak kimse» demektir.
Babam tecrübe için şu kadar yıl diye bir süre vermemişti; sözlüklerde zaman belirtilmez. Çağımızda dört buçuk yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nda bulunmuş, kürsüden şiir söyleyip cezaevlerine girmiş-çıkmış, parti genel başkanlığı ve milletvekilliği yapmış, başbakanlık süresi altı yılı geçmiş bir kimesne, umur görmüş zevat’tan sayılır mı sayılmaz mı?
(Kimesne Eski Türkçe’mizde «kimse» anlamında kullanılan kelimedir. Kâtip Çelebi, «Deryâ cenkleri görmeyip korsanlık fennini bilmez, tez öfkelenir ve sert kimesne idi» diye tarif eder bir kahramanını. Bu da bir tesadüf.)
Başbakan Erdoğan dünkü grup toplantısında bir kere daha dile getirdi Davos macerasını:
– Tepkimi diplomatik bulmayanlar oldu. Diplomat değilim zaten, ben bir siyasetçiyim. (Kaldı ki) Benim diplomatım, aslanın midesinden hakkını söküp alacaktır. (...) Uluslararası bir toplantıda bir moderatör (ki «Oturum yöneticisi» anlamında da kullanılıyor; aslında «yatıştırıcı, yumuşatıcı» demektir) bir başbakanın omuzuna elini atamaz. Bu edepsizliktir. Diplomatik davranmamış olsaydım, benim daha farklı bir şey yapmam gerekirdi. Yapmadım, diyor.
Siyah harflerle dizdiğimiz o dört kelime, atlattığımız çok daha büyük bir tehlikenin adıdır. Ne yalan söyleyeyim, milletçe diken üstünde seyrettiğimiz o sahnede Başbakanımız, münasebetsiz elini ha bire uzatan moderatöre, «İkskyuz mi! Van momınt» nakaratıyla yetinmeyerek daha farklı bir şey de yapacak, diye benim ödüm koptu. Yüzünün ifadesi, kolundaki asabî gerilim beni nasıl ürküttüyse, o sahne atlatılınca ayağa fırlayıp:
– Bravo, tuttu kendini!.. diye haykırmışım. Evdeki yardımcım koşup geldi:
– Bir şey mi istediniz, diye.
*
Allah milletçe hepimizi sakladı. Avrupa fatihlerinin ahfadı olarak, tarihe bir kere de «sportmen başbakanın aparkadı»yla geçecektik. Tehlikeyi «Sen yaşça benden büyüksün!» hitabıyla atlattık diye sevinmeliyiz.
Ama az ötedeki tehlikeyi geçiştiremedik. Ben daha önce, bir görev seyahatinde çok önemli mevki sahibi kocasına refakat etmekte olan bir hanımefendinin, müzakerelerden müteessir olarak gözyaşı döktüğünü de görmüş, işitmiş değildim. O haleti ruhiyeyi anlamaya çalışırken, kaderimizde bu konumda bir hanımefendinin, herkesin işitebileceği yüksek sesle, bir diğer devletin başkanına «Bütün söyledikleri yalan!» diye hakaret ettiğini işitmek de varmış. Durumu korkarım Türkçe bilmeyenler de anladı. Ya Peres’in yaşlı başlı eşi de orada olsaydı!
Örtünmek yetmez. Buna karşı da bir tedbir düşünmeliyiz!

Bence bir stendap kraliçesi
Bismillah deyip söze Günay Karacaoğlu’nun adıyla gireceğim. Onu Janset’le (o da bir sevgilimdir) Yarım elma adlı televizyon komedisinde seyretmiş, çok beğenmiştim. Yakın zamanda ve Okan sayesinde üçümüzbir araya da geldik.
Ama salı akşamı Kenter Tiyatrosu salonunda sahnede onu, bana çok sevimli ve yetenekli gelen bu güzel çocuğun, Türk tiyatrosunun önemli yeteneklerinden biri olduğunu da idrak ederek seyrettim. Nasıl hazzettiğimi, neylesine gururlandığımı anlatmakta güçlük çekerim.
Oyunu yöneten, bence bundan da önemlisi «yazan» Murat İpek’i de, yanaklarından öpüp kutladıktan  sonra, dar yerimde içimden gelenlerin bir kısmını olsun söylemeye çalışayım.

  •  Basit Bir Ev Kazası adlı bu tek kişilik komedide Songül eviyle, kocasıyla, hayatla başı sonu olmayan bir kavgayı sürdürüyor.
  •  Tek kişilik oyun, ister istemez stendap havasında. Ve anlatılan bir Orhan Veli, bir Sait Faik de değil. Kim peki? Dedim ya Songül! Böyle olunca çırılçıplak bir insanla karşı karşıya geliyorsunuz. Adeta saydam bir yaratık. Bir taraftan da bitmeyen romanını yazarken, içini dışını anlatıyor size. (Yahu ara sıra güzel bacaklarını gösterişi bile bu kadar mı sevimli, tabiî, adeta ilahî olabilir bir kadının?)
    Bir not daha:
  •  Bu çocuk stendap da yapsa, ben gider mutlaka seyrederim. Sahnede mucizeler yaratıyor, diyorum size; ve ben, eleştirirken huysuzluğundan, huşunetinden yanına varılmaz adamlardan biriyim. Dediğimi siz, artık ona göre değerlendirin!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Salih Omurtak)

  •  Sayfalar arasında dolaşırken ilginç bir duruma rastladım. Deriz ya: ne ferasetli adam, feraset sahibi bir zat, diye... Methedici sözler olarak.
    Şemseddin Sami’nin Kâmûs-ı Türkî’sinde:
  •  Feraset, «At yetiştirip terbiye etmek ve ata binmek hüneri...»
  •  Firaset, «Derhal anlama, sürati intikal, zihin uyanıklığı...» diye iki ayrı madde var. Biz feraseti yanlış mı kullandık acaba?


– Zannetmem! Firaset’i benim işitmişliğim yok, ama Ferit Devellioğlu’nun sözlüğünde var. O, Şemseddin Sami’den farklı olarak, «At binme» tarifini firaset’te, «çabuk anlama»yı feraset’te vermiş. Eski harfleri bilmem, benim bahçenin sınırı Devellioğlu’nun orada bitiyor.