Fazıl Say, piyano, ney... Deniz Bey!

Seçim ertesi yorumlar okuyoruz. Dünya çapında piyano virtüozu ve bestecimiz Fazıl Say bu konudaki düşüncelerini bir mektupla doğrudan CHP lideri Deniz Baykal'a bildirmiş.

Seçim ertesi yorumlar okuyoruz. Dünya çapında piyano virtüozu ve bestecimiz Fazıl Say bu konudaki düşüncelerini bir mektupla doğrudan CHP lideri Deniz Baykal’a bildirmiş. Partisine oy vermeyenleri ciddiye almamasını salık veriyor:
– «Atatürk, <Ben halkı niye dinleyeyim? Halk beni dinlesin!> diyen, cesur tip bir liderdi» diyor.
– «Büyük bir bağlama üstadı olan Arif Sağ’ın <Ben sazımı niye dinleyeyim? Sazım beni dinlesin!> demesi gibi, diyor.
Çocuksu bir masumiyet ve içtenlikle dile getirdiği bu «yüreklendirici» sözlerden sonra, «Ne zaman Türkiye’nin sol-laik oy bölünmesinden kurtulacağız? Ne zaman?» diye sorarken belli ki biraz huzursuz.
«Tarikatlar çoktan almış başını gitmiş, dinci siyaset başa geçmiş... Neden??? Neden karşı siyaset üretilmemiş??? (...) CHP’nin başına, sizin yerinize, <iktisadî ve gerçekçi fikirleri-projeleri olan> birisini istiyoruz.» diyor. Belli ki sinirlenmeye başlamıştır.
Asıl meseleye geçtiğinde hatta öfkelenmiş de diyebilirim. O kadar ki «Mevzubahis konusu olan şey yaklaşık 20-30 milyon insanın endişeleridir» demekten de kendini alamamış. Kan beynine sıçramış demek ki.
Oradan çok iyi bildiği bir alana geçerek, Baykal’a ancak onun muhayyilesinde şekillenebilecek bir teklifte bulunuyor:
– Piyano ile ney fevkalade güzel beraber müzik yapabilir Deniz Bey!.. Yeter ki beste iyi olsun... Ve buradaki iyiden kasıt, iki enstrümanı da çok iyi tanımaktan geçer... Piyano ile ney beraber müzik yaparken, nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilmekten geçer...
Teklifini şöyle bağlıyor:
– Ortaya bir ilk çıkabilir ve bu muhteşem olabilir!
Kısa bir mektup değil, Fazıl Say’ın çaresiz kalınca ana muhalefet partisi başkanına Facebook sayfasında yazdığı bir mektup bu. Tamamını buraya sığdıramam.
Bundan ötesi haşin denebilecek bir üslup ile kaleme alınmış:
– «Her mitingde... Kendimi haftalarca 3 yaş zekâsının içinde buldum ve çok sinirlendim, diyor. Size oy veren yüzde 24 bu zekânın çok üstünde. Bilin isterim. Bu yazının altına muhtemelen yüzlerce kişi kendi eleştirilerini de yazacak... Hepsini okuyun! Size verilen yüzde 24 oy asla size değildi... Toplandık biz... Endişelerimizden ötürü... (...) Her zaman dostlukla, saygıyla, içtenlikle!..»
*
Kimin kazanacağı sahiden merak konusu olmuş bir seçim ertesinde, küresel boyutta bir müzik adamı tarafından, oy verdiği partinin başkanına hayal kırıklığına rağmen bağlılık da bildiren, eleştirmekle kalmayıp piyano-sever ve ney-sever tarafları barıştırıcı müzikal projeler öneren bir mektup yazılmış mıdır acaba?
Zannetmiyorum! Dün Radikal’de yoktu bu haber. Siz de bilin istedim. 

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Ahmet Kuzik)
* Hakkı Bey, maksim değil maksendir doğru kelime; taksim maksemi yani. Maksim ise malum, maxim’den.
– Teşekkür ederken, bir yandan da size sormaktan kendimi alamayacağım. Maxim (Fransızın maxime) dediği «özdeyiştir». Tamam da, sahiden işe yarar bir sözlüğe bakarsanız, kelimenin orada MAKSİM veya MAKSEM diye verildiğini; maksem’den maksim’e de bir gönderme yapıldığını fark edersiniz. Yabancı dillerden alınmış kelimeler Türkçe’de bazen değiştirilerek kullanılır. Ve sözlüklerde her fazla kelime zihin karıştırır. Yani bilgiçlik zaman kaybına yol açar. (Şimdi olduğu gibi.)

Tayyip Bey’e bir nâme. Benden
Cihannüma’da bugün size (hemen ötegeçede) büyük müzik-insanımız Fazıl Say’ın Deniz Baykal’a yazdığı mektubu özetlerken karar verdim. Ben de Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazıp, içimi dökeyim, diye.
Yıllanmış gazeteci eskisi ve genç meslektaşların jargonuyla «kolay kolay gitmeyen dinozor» köşekadısı sıfatımla değil, Tayyip Bey’in babası neslinden bir yaşlı adam olarak. (Üşenmeyip TBMM Albümü’ne baktım: Tayyip Bey 1954 doğumlu; sevgili bir çocuğumun dünyaya geldiği yıldır, benim de...) 

* Tayyip Bey!
Hayat dediğimiz bir anlamda bir yerden bir yere gitmektir. Çeşitli biçimde yorumlanır bu yolculuk, ama esası nihayet bir yolculuk olmasıdır. Evet, menzil malum da son durak belli değil.
 Günümüz elinde değnek, ayağında çarık, sırtında heybeyle yola çıkılan günler değil. Bir yerden bir yere eşeğin sırtında değil -karada mı, suda mı, havada mı olur- bir taşıtla gidiyoruz artık.
Sizin şimdiki görevinizin bir anlamı da sürücülüktür, diye düşünür müsünüz? Bence liderlik denilen kesinkes budur.
Evet, sürdüğünüz taşıt hani şairin at başına benzettiği, tarihin çok ünlü, coğrafyanın çok bereketli kocca bir yarımadasıdır.
Diyeceğim şu: hele çoluğumuz çocuğumuzla bindiğimizde, siz de bilirsiniz ya ilk işimiz sürücüye bir göz atmak olur. Ne mene bir adamdır, diye?
Yolda sinirli, öfkeli bir hali görülürse sürücünün, yaşlı yolculardan biri, özür dilercesine ona bir hatırlatmada bulunur:
– Evlat, maşallah iyi yol yaptık, ama hepimiz de yorulduk biraz. Şöyle gölgelik bir su başında beş on dakika dursak da çoluk çocuk su içse, ihtiyaç giderse... kabilinden bir durup düşünmeye, dinlenip sâkinleşmeye davettir bu.
Tayyip Bey Dostum!
Gazetecilerin kulağına «Biz istifalarımızı Başbakan’a verdik bile» demiş olmaları ihtimali söz konusu edildi diye, bence bakan arkadaşlarınıza mübalağa üzre ağır laf ettiniz:
– Adlarını versinler, altısını da dışarı koyarım! buyurdunuz.
Bence ayrı bir itibarı hak eden yakın yardımcılarınızdan Cemil Çiçek’i, DTP için «Ermenistan sınırına dayandılar» dedi, aslında evet yanlış laf etti diye, ama çocuk azarlar gibi yüksek sesle tedip ettiniz. Hoş olmadı!
Unutmayın! Bütün sürücülerin asıl görevi evet yolcularını bir yerden bir yere götürmektir. Ama o yolcuların mutluluğu, sağlığı ve taşıtın hedefine ulaşabilmesi için sürücünün itidalini kaybetmemesi, en küçük bir tedbirsizlikten bile uzak durması her şeyden önce gelir.