Gazete zehirlenmesidir bu!

Gazetelerle hemhal idim gene, pazar günü. Bakın aklımda kalanlara!</br><li> Büyükanıt Paşa DTP'den, «O siyasî partinin adını ağzıma almak istemiyorum. Yaptıkları kabul edilemez.

Gazetelerle hemhal idim gene, pazar günü. Bakın aklımda kalanlara!

  • Büyükanıt Paşa DTP'den, «O siyasî partinin adını ağzıma almak istemiyorum. Yaptıkları kabul edilemez. Böyle devam ederse toplumda kutuplaşma ve çatışma çıkabilir» diye söz etti.
    DTP'den cevap geldi: «Bu daha çok ordu ile siyaset arasında bir mesele. Bir Genelkurmay Başkanı'nın siyasî bir partiyi bu şekilde eleştirmesinin demokraside yeri var mı?»
    Bizim Kürtlerin meseleleri Meclis'te temsil ve ifade edilsin istiyoruz. DTP'deki ayrışmayı dikkatle takip ediyoruz. Ama bu iki taraftan haklı olan, Paşa değil, onu da söylemek lazım.
  • Avni Özgürel, rahmetli Adnan Kahveci'nin 1991-92 Nevruzunda yaşanan çok üzücü hadiselerden sonra hazırlayıp Başbakan Turgut Özal'a verdiği Kürt meselesi raporunu yazdı (Radikal, 11 kasım). Yarım sayfalık bir özet. Ve dehşet!
    Kahveci bugünlere geleceğimizi o zaman bilircesine, 15 yıl önce öylesine kehanette bulunmuş ki, yazıyı bir nefeste okuduktan sonra uzun uzun düşünüp dertleniyorsunuz.
  • Baskın Oran, aynı gün Radikal-İki'deki «Türkiye'de aydın ve demokrasi» başlıklı yazısında, «1930'lara demir atmış Kemalistler»i anlatırken, Lozan Antlaşması konusundaki bilgisizliğimize değiniyordu. Etkilenmemek mümkün değil.
  • Hâlâ Radikal'deyim. Bir yerde Kemalist ve Atatürkçü kavramlarının karşılaştırmasını okudum, neredeydi? Mekteb-i Mülkiye'li Murat Sevinç, DTP'nin üst üste iki toplantıdan sonra yayımladığı bildirilerden yola çıkarak, Meclis'te Bizim Kürtleri temsil etmesini beklediğimiz siyasetçilerin, ne mene bir devlet biçimine talip olduklarını açıklıyordu. (Okumadan geçmediniz inşallah!)
  • Perihan Mağden'in de sesi geliyor. Kambersiz düğün olmaz! «Hayır! Hayır! Bu bağlamda eşitiz/birörneğiz/aynıyız. Bülent Ersoy'un kaynanalarıyız!» diyor. (Gizli kafiyesi de var, ki tadına doyum olmaz!)
    Dil Yâresi
  • Televizyonlarda gösterime giren Atatürk'lü İş Bankası reklamında Haluk Bilginer çiçek yetiştirmeye davranmış minik adama nasihat ediyor:
    – Eğer çiçek yetiştirmeyi çok istiyorsan, ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olmayacak.
    Yalnızdım seyrettiğimde:
    – Atatürk'e olsun bunu yapmayın, dedim yüksek sesle. Giyimi kuşamı gibi, yazarken ve konuşurken Türkçe'ye de çok özen gösteren bir insandı. Dilimize radikal hizmetleri var. Dile olduğu kadar Atatürk'e de saygısızlık ve haksızlık etmiş oluyorsunuz.
    Sabah gazetedeki masamda dört e-nâme vardı, ataşla bir araya getirilmiş. Pelin-Burak Oğuz, Onur Tan, Gündüz Mutluay, Murat Demirhan. Ardı gelecektir. Bu duyarlılık beni mutlu eder. Okurlarımın da söylediği gibi, doğru ifadeyle «... ne eline batan diken, ne de söylenenler umurunda olacak» denmeliydi.
    Reklamın yapımcısını, metin yazarını bilmiyorum. Ama hakkındaki sevgimin mi, hayranlığımın mı daha baskın olduğunu kestiremediğim Bilginer'i yadırgadığımı söylemeden geçemem.
    Atatürk'ü görmüş gibi olduk
    Şu ana kadar, söyleyene demiyorum, İş Bankası'nın Atatürk'lü reklam filmini çok beğendiğini daha ben sormadan kendiliğinden söylemeyene rastlamadım. Daha önce böyle bir şeye tanık olmadım da diyebilirim. Oysa hatırımda çok güzel, unutmadığımız nice reklam filmi var.
    Biliyorsunuz, ben tiyatroyu -yazarları, yönetenleri ve oyuncuları da dahil- çokça severim. Başarılı bir oyunu, hele yeni bir oyuncuyu seyredince isterim ki herkes seyretsin. «Haklıymışsın» dediklerini işittikçe mutluluğum daha da artar. Benim dışımda insandan önemli hiçbir şey yok, ve iyi oyuncu, insanı bana içimi ürperterek tarif etme sanatının ustası, demektir bence.
    Tarifi galiba en zor olan insanı bile!.. Atatürk'ü oynamanın, iş Haluk Bilginer'e emanet edilince nasıl bir anlam kazandığını gördünüz, değil mi?
    Benim tarif gücüm, bir büyük oyuncunun bir büyük adamı tarifini size anlatmaya da yetmezdi, biliyorum. Allahtan, 69 yıl sonra Atatürk, Haluk adlı evladının oyunculuk gücünde sanki yeniden canlanmıştı. (İşte burada tezahür veya tecelli etmişti, diyebilmek istiyorum doğrusu...)
    Haluk'un birkaç dakikalık oyunu, bu memlekette uzun yıllar unutulmayacaktır. Adını tesbih çeker gibi söyleyegeldiğimiz adamı, çocuklar ve torunlar nesli de, bu sayede gözleriyle gördü gibi geldi bana...
    Atatürkçülüğü meslek halinde benimseyenlerden biri de değilim halbuki. Ama nasıl mutlu oldum, anlatamam. İş Bankası'na, onlardan çok da Haluk Bilginer'e müteşekki-riz!
    Not. Yaşım çok küçük idiyse de 1933'te, haydi ben Atatürk'ü gözümle gördüm. Ya siz diğerleri, hepiniz! Siz nasıl anladınız o Bilginer'in Atatürk'ü sahiden çok iyi canlandırdığını?
    TELAYNAK
  • Güneri Cıvaoğlu'nun misafirleri Ayten Alpman ile kahraman ve konuşkan Osman Pamukoğlu Paşa. Bağlantı, Memleketim şarkısı (Şeffaf Oda, 11 kasım, Kanal D). Beni daha çok 5 yaşındaki kız çocuğu Suğra Bal ilgilendirdi. Gülen Hareketi'nin Türkçe Olimpiyatı'nda da şiir söyledi. İstiklal Marşı'nın tamamını, ezbere... «Harika beden diliyle» diyor Güneri (!)
    Yavrucak gene uzun bir şiir okudu. O zaman da sordum. Bu konuda pedagojinin bir diyeceği yok mudur, Allah aşkına!