Gazetecilerin en sevgilisi İsmail Sivri'ye, gelin birlikte veda edelim!

Fransızlar der ki, «Yaşlılık zor iş amma, çok yaşamanın başka yolu da yok!» Uzun ömre kimsenin bir dediği yok aslında, ama onun bize diyecekleri, canımızı yaka yaka öğretecekleri oluyor.

Fransızlar der ki, «Yaşlılık zor iş amma, çok yaşamanın başka yolu da yok!» Uzun ömre kimsenin bir dediği yok aslında, ama onun bize diyecekleri, canımızı yaka yaka öğretecekleri oluyor.
«İnsan için en büyük gerçek ölümdür» der, André Malraux. Tamam da, her seferinde yeniden öğreneceğiniz bir gerçektir bu; bilseniz de, bekleseniz de asla alışamayacağınız, çaresi olmadığını bir türlü öğrenemeyeceğiniz ve hiç bağdaşamayacağınız bir gerçek.
Büyükler gider, «Sıralı ölüm» dersiniz. Yaşıtlarınızın kıymetini asıl onları kaybettiğinizde öğrenirsiniz. En acısı, küçüklerin kazaya uğramasıdır.
«Allah düşmanıma vermesin!» duası benim, çocuğunu kaybeden
olunca tek sığınağım. Kardeşler var, yakınlarınızın da en yakını var. Yaşlılığın bir kötü yanını daha söyleyeyim size: giderek artan yalnızlığınız. Yüksekler tenha olur, tepeye doğru tırmandıkça ağaçlar seyrelir, derler ya. Laf olsun diye söylenmiştir sanmayın!
*
Cuma sabahı Milliyet'in 5'inci sayfasında vardı haber. Diğer gazetelerde görmedim. Önce resmi çarptı gözüme.
– Ne oldu İsmail'e?
Başlıkta yazılıydı: «Gazeteci İsmail Sivri hayatını kaybetti».
– Kaç gün oldu İsmail'in, telefonda bana, «Beni merak etme, iyiyim» dediği?
Muhatabı olmayan sual. Onu, rüyamda gördüğüm gecelerin ertesi arardım İsmail'i. Son telefonda, «Güneye inerseniz bize
uğramazlık etmeyin» diyordu. İstanbul'a son geldiğinde bir gece bizde kalacak vakti oldu. Onu ilk defa gören torunlar da bayıldılar bu dedeye. Evveli yaz Gülseren Hanım'la ben, Ayvalık'a gittiğimizde uğramış, yazlık evlerinde İsmail'le, Aysel'le, çocuklarıyla konuşmaya doyamamıştık.
47 yıl önce İstanbul'dan İzmir'e göçmüştü İsmail. Gidişine ben sebep
olmuştum. Kavga ettik bir gün. Ara sıra ederdik. Onun bir meselesini konuşacaktım Patron'la. (Yeni Sabah'taydık. Asabî mizacıyla ünlü patron da Safa Kılıçlıoğlu.)
Konuşmuştum, İsmail ile iki arkadaşımızın meselesini. Safa Bey, «Sen bu üç muhabirinin de işine hemen son ver» demişti.
Kavga ettik o gün Patronla. Ederdik. Çocuklara, bırakın bana söylediklerini nakletmeyi, meseleyi konuştuğumuzu bile söyleyememiştim.
İsmail söze:
– Hakkı biliyor musun, sen beni hayal kırıklığına uğrattın, diye girdi.
Senin bu gazetedeki en eski arkadaşın benim.
Arkadaşlara, «Hakkı geldi, göreceksiniz bundan sonra gazeteyle ilişkilerimiz düzelecektir. Patron'la da gerekirse dişe diş, tırnağa tırnak didişecektir Hakkı, diye seni çok methettim. Ama kaç gün oldu hâlâ görüşmedin Patron'la. Hiç oralarda değilsin.
Tepem attı birden ve hayatımın büyük hatalarından birini işledim. Konuştum Patron'la, dedim; cevabı, en iyisi sen bunların üçünü de işten çıkar demek oldu. Ertesi gün «İsmail Sivri arıyor» dediler.
– Hakkı sana bir şey söyleyeceğim, önce üzülmeyeceğine söz ver.
– ...
– Yahu ben Abdi Bey'le konuştum. İzmir Milliyet temsilciliğini teklif etti, peki dedim.
Çok üzüldüm. Benim için pahalı bir yöneticilik dersi oldu bu tecrübe.
Hadisenin, İsmail'le arkadaşlığımıza hiçbir tesiri olmadı. «Ne iyi etmiş de beni Yeni Sabah'tan sepetlemişsin!» derdi, gülerdik. Allah için Abdi de, Ercüment Karacan da İsmail'in kıymetini bildiler. İzmir de onu bağrına
bastı. Yıllarca İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin başkanlığını yaptı.
Basınköy'de de komşuyduk. Oradaki dairesini satarak İzmir'de ev
aldı, dükkan aldı. Sevgili eşi Aysel'le, çocukları ve torunlarıyla, arkadaşlarıyla, İzmir'de mutluydu İsmail!
Bunu hak etmiştir.
Mesleğimizde daha çoğuna da layıktı, ama şikâyet etmezdi. İsteyerek, ailesinin tadını daha çok çıkarmak için emekliye ayrılmıştı.
*
Bu İsmail denen adam var ya! Vardı ya... Sevmek için birebir, ama anlatması güç bir adamdı. Onu, onu tanıyanlarla konuşmak çok kolay ve keyifli bir sohbet olur. Tanımayana anlatmak zor, çünkü ben bir benzerini daha görmedim.
Bir gün Oğuz Toktamış, «İzmir'den İsmail gelmiş, yukarı çıkıyor, sana
uğrayacak, dedi; içeri girince hiç gitmemiş, hep buradaymış gibi davranalım!»
Öyle yaparak, bir merhabadan sonra aramızda konuşmaya devam ettik. Hayretler içinde bekledi biraz, sonra tepinerek bağırmaya başladı.
– Ulan delirdiniz mi siz? Hepiniz?.. Ben geldim, görmüyor musunuz? Ayağa kalkıp bana koşsanıza! Ooooo! diye tezahürat yapsanıza! Hep birden aklınızı mı oynattınız?
Biz gülmeye başlayınca anladı da öfkesi geçti.
*
Ertuğrul Özkök babasını kaybettiğinde, ailemiz adına Serdar Devrim gitmişti İzmir'deki cenaze törenine. İsmail'i görünce koşmuş, sarılışmışlar. Yanına oturtmuş, yanaklarını okşuyor, avucundaki
elini bırakmıyormuş.
Dakikalar sonra Serdar benden bahsedince yerinden fırlamış:
– Sen Serdar'sın, Hakkı'nın oğlusun sen, diye boynuna bir daha sarılmış.
– İsmail Amca, peki siz kimle konuşuyordunuz?
– Tanıdığım, çok sevdiğim bir genç adamla!
Adını çıkaramıyordum.
Bu birinin oğlu tamam da, kimin oğlu onu bilemedim işte!
*
Babıâli'nin hırgürü arasında bir sıyânet meleği'ydi İsmail. (Sıyânet, «koruma, himaye» demek.)
Bazen sorardım:
– İsmail sen bugün daha çok neyle meşguldün, diye; siyasî partilerle mi (Sevilen, güvenilen, haberi tekzip edilmeyen bir siyaset muhabiriydi), yoksa gene işsizlere iş aramakla mı?
Bu bakımdan (Benzetmeyi hoş görün, ona da söylerdim bunu) sinek kâğıdı gibiydi. Çevremizde ne kadar işsiz, hasta, kavgalı, dertli insan varsa, hepsi gelip İsmail'i bulurdu. Hepsi için sonuna kadar çırpınırdı. Ve, belki hak ettiği kadar değil, ama çok sevilirdi, çook!
Nur içinde yatsın!
Başta ailesi (Aysel, Hikmet, Talat, Füsun, Kerem, Levent, kardeşleri ve
adlarını hatırlayamadığım diğer İsmail'giller) ve Hasan Pulur, Tufan Türenç gibi sevgili meslektaşları en başta olmak üzere, yaşlı genç bütün gazetecilere başsağlığı dilerim.
Dualarınıza ben buradan katılabiliyorum.
MARUZAT
(Ürkmeyin, «Sunuş» demektir!)

  • İki hafta tatil yapacağım. 21 ağustos salı günü Cihannüma'da gene buluşmak ümidiyle izninizi istiyorum. Sevgilerimle, efendim!