Gazeteleri sonra konuşuruz

Güvene dayalı, gücünü bu duygudan alan kurumlar, meslekler var. Yargı, banka, hastane, okul, emniyet gibi; hâkim, hekim, öğretmen, polis gibi de desek olur.

Güvene dayalı, gücünü bu duygudan alan kurumlar, meslekler var. Yargı, banka, hastane, okul, emniyet gibi; hâkim, hekim, öğretmen, polis gibi de desek olur.
Güven kavramına ve bunu sağlayan kurumlara duyulan ihtiyaç, toplumların «devletleşme» sebepleri arasında yer alır.
Bildiğiniz gibi hâkim ve polis kelimelerini, son günlerde, gene dilimizden düşürmez olduk.
Siyaset Yargıyı etkisi altında tutma tedbirlerinin peşinde, diye endişeleniyoruz. Polis silahını, direnişin veya tehdidin gerekli kılacağı durumdan ve ölçüden çok önce kullanıyor, diye telaştayız.
Bu duyguları, düşünceleri anlamak lazım. Unutmayın ki polis, başımız sıkıştığı zaman ve çaresiz kaldığımız durumda, himayesine sığınacağımız görevlidir. Denebilir ki polis, güvenilir olma açısından hekimden de, hâkimden de, öğretmeden de önce gelir.
Askere, orduya güven duyma ihtiyacımızdan söz etme gereği duymuyorum. O kuruma topluca, millet olarak bel bağlanılır; hekim, hâkim, öğretmen gibi bireysel ihtiyaçlar ve endişeler sebebiyle değil.
En güvenilir kurumlar listesinin başında yer verildiği halde, ben hep yadırgamışımdır Silahlı Kuvvetler'in böyle bir sıralamada listeye alınmasını. Hele mucburî askerlik hizmeti anlayışına bağlı kalan bizimki gibi memleketlerde. Sağlığı elvermeyenler dışında, kısa süre için de olsa, o camiada yer almamış birini hatırlar mısınız? Yalnız erkekler, demek gelir akla. Ee, kadınlar da o erkeklerin anası, bacısı, eşi, kızı değil mi?
Polisler konusunda titizlenmekte ısrarımız yadırganmasın diye söylüyorum bu dediklerimi. Çünkü onları, benzer hatalardan uzak tutma gayretimiz devam edecektir.
*
Hayır, unutmadım! Siz sormasanız da aklınızdan geçen suali tahmin edebilecek kadar eskiyim bu işte.
Benim anlayışımda da, bir gazetenin kişiliğini oluşturan baş unsur, okurunun ona duyduğu güvendir. Ve hiç şüphesiz basın-yayın, güven asıllı kurumların başta gelenlerinden biridir. (Burada o kurumların tamamını saydım, demiyorum elbette. Depremler korkusuyla yaşanan bir ülkede, inşaat mühendislerine, hele hele müteahhitlerine güven duyma ihtiyacı diğerlerinden daha az olabilir mi? Daha Meclis var, siyasî partiler var, çok yani...)
– Peki, Türkçe gazeteler bu güveni hak ediyor mu, diye sormayın şimdi bana. Onu da bir başka zaman konuşuruz, bugün yerim kalmadı.
Murathan Mungan ağır bastı
Son zamanlarda televizyonun, Haydi Gel Bizimle Ol! adlı programı (NTV) dikkati çekiyor. Birkaç kere seyrettim, yazdım da galiba. Bugünlerde, uykunun inadı tutmuş bir gecenin ileri saatlerinde karşıma çıktılar. Bir yere kadar, okumayı bırakıp onları seyrettim. Tesadüfe bakın ki, Çiğdem Anad ile Müjde Ar benden de söz ettiler; biraz da harcayarak. Pınar Hanım (Kür) sahiplendi beni. Aysun Kayacı, bilmediği iskeleye kayık yanaştırmadı.
Başka bir şey ilgimi çekti. Bu defa ilk misafirleri şair-yazar Murathan Mungan'dı. Bir iki muzırlık denedilerse de, susup, daha çok onu dinlediler. Hem de can kulağıyla, sahiden... Sözünü ettiği konuları uzaktan seyretseler de, şairin yakışıklılığından, konuşmasının tadından, Türkçe'sinin güzelliğinden aldıkları hazzı açığa vurmaktan da geri durmadılar.
Diyebilirim ki, ben de hayli zamandır ilk defa, başımı masaya eğmeden bu sohbeti baştan sona dinledim. Dört hanım da öyle, Çetin Altan'ı bile böyle can kulağıyla (adeta saygı ve hayranlıkla) dinlememişlerdi.
Asıl neyle ilgilendiğimi de söyleyeyim. Bizim televizyonlarımızda nedense doğru dürüst sohbet programları olmuyor. Nedendir anlamaya, peki sohbetin de rağbet görmesi için lâzım olan nedir, keşfetmeye çalışıyorum.
Bu arada Murathan'ı Hakkıyla Sohbet'e niye çağırmadık, diye dertlendim. Yazar, şair kişiliğinden ve oyunculuk eğitiminden gayri, suali anlayıp, doyurucu cevap vermek gibi bir özelliği daha var. Hanımların şaşkınlığı belki biraz da bundandı.
Dil Yâresi

  • Kimin hatalarıdır bunlar, sualini sona bırakalım. Bir televizyon programında kulağıma çalınan iki kelimeden söz edeceğim.
    1. ACELİYET. Böyle bir kelime bilmiyorum. Acel («Çok acele eden»), acele («Çabukluk, tezlik, çabuk yapılması gereken, tez elden, derhal»), aceleci («Acele eden»), acelecilik («Aceleci olma durumu»), aceleten veya alelacele («Çabucak, çarçabuk») denir. Ben aceliyet şekline hiç rastlamadım. Böyle söyleyenin hafızasında arayıp da bulamadığı kelime MUACCELİYET («Muaccel, acele olma durumu») olmasın sakın? Muaccel («Ertelenmeyip öne alınan, sonraya bırakılmayan» demek). «Bu iş şimdi muacceliyet kazandı» veya «... muaccel oldu» denir.
    2. TEVDİ ETMEK, «Bırakmak, emanet etmek» anlamında söylenir. «Bir bankaya yatırılmış, emanet edilmiş, bırakılmış paralar» için de çoğullaştırarak tevdiat dendiğini bilirsiniz.
    Televizyon hatibi veya sohbetçisi (ki bu tür hataların zengin kaynaklarından biridir):
    – Bir kimseye haklılığının tevdi edilmesi'nden bahsediyordu. «Haklılığın teslim edilmesi» diyecek de, bunu hatırlayamadığı için uyduruyor. Teslim etme'nin, «Gerçek olduğunu söyleme, doğrulama» diye bir anlamı da var.
    *
    O hanım kız da olmasa, sen burada yazacak yazı bulamayacaksın, diye düşünüyorsanız hiç de haksız sayılmazsınız.