Gazzeliler için, elbirliğiyle!

Televizyoncu olsam bu haberin üzerine giderdim. Bunu söylerken, ben 50 küsur yıllık mesleğime ihanet etmiş olmuyor muyum, diye düşünmüyor da değilim.

Televizyoncu olsam bu haberin üzerine giderdim. Bunu söylerken, ben 50 küsur yıllık mesleğime ihanet etmiş olmuyor muyum, diye düşünmüyor da değilim.
Bakın neden!
Geçen gün gazetede Metin Ağdaş’ın hayat hikâyesini okudum (Hürriyet-İK eki, 8 şubat). Bir de fotoğrafı vardı, onu seyrettim bir süre de...
Metin Ağdaş, 1955’te Erzincan’ın Kavakyolu Beldesi’nde doğmuş. İlkokulu orada, ortaokulu Erzincan’da okumuş, Erzincan Lisesi’nin ilk sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kalmış, parasızlıktan.
1979 yılında (demek 24 yaşındayken Metin, PTT’nin açtığı sınavı kazanarak posta müvezzii olmuş. Sivas-Yıldızeli Yavu Beldesi’nde işe başlamış. Altı ay sırtında çantası köy köy dolaşmış. 1982’ye kadar sürdürmüş bu...
Derken memurluk sınavını kazanmış, Tercan PTT’de memur olmuş. İki yıl sonra Erzincan kent merkezine atanmış.
Bu arada dışarıdan lise bitirme sınavına girmiş ve 1987’de (32 yaşında) diplomasını almış. Ve bir sınava daha girerek Anadolu Üniversitesi’nin Açık Öğretim Fakültesi İşletme Bölümü’ne kaydını yaptırmış.
Metin bu sırada Erzincan Posta Başmüdürlüğü’ne personel memuru olarak atanmış. 1988’de personel şefi olmuş. (O tarihte evlidir, üç çocuk babası). Üniversiteyi bitirince Erzincan PTT Başmüdür Yardımcılığı’na atanmış. Sonra Gümüşhane, daha sonra Erzincan... ve 2005’te Amasya PTT Başmüdürlüğü’ne getirilmiş. Şimdi 30 yıl önce müvezzi olarak işe başladığı Erzincan PTT’sinde Başmüdür olarak görevini sürdürüyor.
Nasıl yaşanmış bir otuz yıl, değil mi? Ne kadar hak edilmiş bir görev, bir mevki: «Üniversiteyi dokuz yılda bitirebildim, diyor. Çok mutluyum. Birçok gencin beni örnek almasından gurur duyuyorum.»
*
Gazeteciliğe ihanet mi ediyorum, derken düşündüğümü de söyleyeyim.
Haberi okurken ben olsam gider, Erzincan’da Metin Ağdaş’ı mutlaka bulur, onunla uzun uzun konuşurdum, diye düşündüm. Hayat hikâyesi öylesine etkileyici ki, insanda onunla tanışmak, elini sıkmak, hikâyesini ağzından dinlemek arzusu uyandırıyor.
Onun hayat mücadelesinden fikir, cesaret ve güç alabilecek gençler de, isterdim ki Metin Ağdaş’ı gözleriyle görsünler, kulaklarıyla işitsinler, bir anlamda onunla birebir ilişkiye girsinler...
Hakkını teslim etmekten gayri yapabileceğimiz bir şey yok; radyo, gazeteden daha etkiliydi bu alanda; televizyon onu da bastırdı demek ve iletişim araçlarının sonuncusunun (internet beni bağışlasın) farkını kabul ve teslim etmek durumundayız.
*
Bunu evveli akşam Kanal D ve Star televizyonlarında, Uğur Dündar’ın yönettiği (Arena) Gazze’ye yardım kampanyasını seyrederken daha bir kuvvetle hissettim. Beyazıt Öztürk’ün dediği gibi, masum ve mazlum yavrucaklardı yardımlarına koşmaya çalışılanlar.
Aynı stüdyoda telefon başında yapılan bağışları not ederek sunuculara yardımcı olanlar, Kızılay Başkanı Tekin Küçükali’nin yanında, iyi tanıdığımız simalardı: Cem Davran, Beren Saat, Erkan Petekkaya, Ayça Varlıer ve Kıvanç Tatlıtuğ.
Ne iyi ettiler! Bu kampanyayı düşünen ve gerçekleştiren Kızılay’ı da, Doğan Grubu’nu da kutlarım. 

Erdoğan’a inanmak zor, çünkü..
Dün günlerden salıydı. Ne demektir bu? Önemli bir işiniz yoksa ve siyasetten sıtkınız büsbütün sıyrılmadıysa şayet, televizyonunuzu açıp Meclis grup salonlarında haftalık vaazlarını vermekte olan parti genel başkanlarını dinleyebilirsiniz, demektir. Görüntülü haber, gazete okumaktan ve radyo dinlemekten ehvendir. Ben programa büyük yıldızların çıkacağını bildiğim için salı günleri birkaç dakika için de olsa Erdoğan-Baykal-Bahçeli üçlüsünün konserlerine kulak verir, rep parçalarını dinlerim.
Erdoğan’ın yeni bir güftesi dikkatimi çekti dün onu dinlerken, İşimiz hizmet, gücümüz millet! diye çığırıyordu.
Çılgın müzik, insanı olduğu yerden alıp olmayacak bir yere savurur ya! Gene öyle oldu, Erdoğan’da yeni bir şey keşfettim.
«Küresel krizden bizim nasibimiz ne olacak?» sualine, Başbakanımızın verdiği ve hiç değiştirmediği, «Biz en az zararla atlatacağız bu badireyi, korkmayın!» cevabının beni (ve hepimizi) niye teskin ve teselli edemediğini keşfettim.
Tayyip Bey gelişmiş kişilerin önemli bir niteliği olan, hatasını kabul edip düzeltme yeteneğinden yoksun. Günah çıkarmaya benzettiği için midir, nedir? Hakkında ayrıntılı bilgim yok.
Özeleştiri alışkanlığı edinememiş bir yetişkinin her dediğine inanabilmek için sanırım safderun olmak gerek.

Dil Yâresi
* O kadar çok rastladığım bir yanlış ki, sonunda ben de durup, bir kere daha sözlüğe bakma ihtiyacı duydum.
Anlamından başlayalım: «Bir işin hayırlı olup olmayacağını görülecek rüyadan çıkarmak amacıyla aptes alıp dua okuyarak uykuya yatma» anlamını ifade eden kelime İSTİHÂRE’dir.
Bu anlamda İSTİÂRE kelimesini kullanmakla hata ediyorsunuz. «İ» ile «A» arasındaki «H» sesi düşünce, anlam çok değişiyor. Çünkü istiâre «Ödünç alma, eğreti olarak alma» demektir. Bir edebiyat terimi olarak da anlamı şöyle tarif edilir: «Bir kelime yerine herhangi bir bakımdan ona benzerliği bulunan başka bir kelime kullanma şeklindeki edebî sanat. Günümüzde eğretileme de dedikleri.