Geliş Batı'dan mı, Doğu'dan mı?

Gittiğin yönün farkında mısın, anlamında bir benzetme yapılırdı eskiden. Son yıllarda pek işitmiyorum, okumuyorum; unutuldu galiba. Trenin içinde geriye doğru yürür gibisin. Nereye gittiğinin farkında değilsin galiba, derlerdi. The Times'da Matthew Parris'in yazısını okurken, bu zarif uyarıyı hatırladım.

Gittiğin yönün farkında mısın, anlamında bir benzetme yapılırdı eskiden. Son yıllarda pek işitmiyorum, okumuyorum; unutuldu galiba.
– Trenin içinde geriye doğru yürür gibisin. Nereye gittiğinin farkında değilsin galiba, derlerdi.
The Times’da Matthew Parris’in yazısını okurken, bu zarif uyarıyı hatırladım. (Yanlış anlamayın, Radikal’in çok faydalandığım «Yorum» sayfasındaki bir çevirisinden söz ediyorum. (Radikal, 22 mayıs.)
Yazının, «İstanbul camili bir Liverpool gibi!» diyen başlığı dikkatimi çekti. Güzel, anlamlı, okurunu durup düşünmeye çağıran bir yazıydı.
AB’ye katılması, kabul edilip edilmemesi tartışmaları sırasında çok şey söylendi Türkiye için, dedikten sonra; bu ülkenin Batı’dan bakınca genelde nasıl görüldüğünü önce şu altı kelimeyle ifade ediyor:
– «Batı’dan bakıldığında Türkiye, Asya’nın başladığı yerdir.» Ve ekliyor, «Burada Batı’yı terk ettiğimizi hissediyoruz.»
Ne zaman? Batı’dan geldiğinizde.
– «Ortadoğu’dan Türkiye’ye geldiğinizde izlenim çok değişecektir», diyen Parris sözünü şöyle sürdürüyor:
– «Suriye’yi çok sevdim; büyülü, farklı... Ama ülke ve halkı gizemli görünüyordu. (Pek tanıdık gelmiyordu, diye anlayın siz bu lafı.) Oradan Türkiye’ye geçtiğimizdeyse, bir şekilde kendimizi eve dönmüş gibi hissettik.»
Türkiye’de ona çok tanıdık gelen ayrıntıları da saydıktan sonra, diğer ülkelerle bir karşılaştırma daha yapıyor:
– «Ailecek 1974’te gittiğimiz İspanya, bir Üçüncü Dünya ülkesini daha çok andırıyordu.» («Daha çok» deyişinden amacının ne olduğu da belli; o da biraz öyledir, demek istiyor.)
Ve sözünü bir AB vatandaşı olarak tamamlıyor:
– «Türkiye’nin AB’ye katılım şansını bir kalemde silip atmadan önce, insanlar bu ülkeyle ilgili neyin yabancı olduğunu değil, neyin tanıdık olduğunu fark etmeli!»
Ve hüküm fıkrası:
– «Asya’dan gelince İstanbul, camileri olan bir Liverpool hissi veriyor.»
*
Bak adam olan Avrupalı, ne gözle bakıyor Türkiye’ye demek ve bunun böyle olduğuna Parris’i şahit göstermek için aktardım (Daha doğrusu bir kere daha tekrarladım) ben bu yazıyı.
Yazarın edindiği izlenimden; bunu bir kararın, tercihin gerekçesi yapın tavsiyesinden daha çok anlamı var bu yazının.
Bizimle ilgili, «hâlipürmelâl»imizi anlatan bir yanı da var bence. AB’lilere olduğu kadar, sanki biraz da bize sesleniyor.
Neden böyle diyorum?
Son günlerde, rahmetli Türkan Saylan için söylenip yazılanlara, yapılıp yapılmayanlara bir de bu gözle bakar mısınız lütfen!
Bir trenin koridorlarında ileri geri yürürken, nerede olduğunu şaşırıp, rastladığı tanıdığına «Ne tarafa böyle?» diye hatır soran yolculara benzemiyor muyuz?

«Büyük bir fark değil, zahir!»
Bugün ötegeçedeki yazıda, bir Avrupalının, Türkiye’nin AB’li olması konusunda kıtadaşlarına seslenişi üzerinde durduk. O bir gazeteciydi. Burada da bizden bir gazetecinin, Avrupa’nın Türklere bakışına dair verdiği harikulade bilgi ve ders üzerinde duralım biraz.
Nilgün Cerrahoğlu aramızda Avrupa’yı Allah için iyi tanıyanlardan biridir. Beğendiğim, sevdiğim bir meslektaşım. Nilgün, Eurovision yarışmasını geçen gün hassas terazisinde tarttı. Bu gözle bakmayı hiç akıl etmemişim. Bilgim de yok zaten. Size de anlatmaya çalışayım.
* 2004’te -yani Sertab’ın birinciliğinden hemen sonra- yarışmanın kuralları değiştirilmiş. Eurovision’un çok genişlediği 2003’te Sertab kazandıktan -tesadüfe bakın- hemen sonra fark edilmiş. «Eurovision genişleme yorgunu» demişler.
* Ve tedbir olarak yarışma «final-yarıfinal» diye ikiye ayrılmış.
* Avrupa Yayın Birliği EBU’ nun -ben bilmiyordum- «dört büyükleri» varmış: Fransa, İngiltere, Almanya ve İspanya. Onlara finalde «özel statü» tanınmış: Yarışmaya en olmayacak şarkıyla da katılsa, («fiks mönü» diyor Nilgün) bu dörtlüden her biri finalde yer alacak. (Nilgün, «kontenjan senatörlüğü» gibi bir şey, diyor.) Eurovision organizasyonuna en çok katkıda bulunanlar bu dörtlüymüş. 
* Bu son yarışmadan da çok şikâyetçiymiş dört büyükler. Türkiye’nin, Azerbaycan’ın ilk beşte yer alması ne demektir, diye isyan etmekteymişler. (Nilgün, bu şikâyetleri merak edenler için kaynak da gösteriyor: «BBC Eurovision izleyici-okur bloglarını açın, bakın, diyor.) Soruyorlarmış:
– Bu ülkeler Avrupalı mı ki, diye; yarışmada ne işleri var?
Irkçı, ayırımcı yorumlar da gırlaymış, itirazlar arasında.
*
Nilgün de 20 mayıs tarihli Cumhuriyet’te, hödükleşen Avrupalıları ti’ye alıyor. Bu kıta sömürgecilerin manej sahası değil artık, diyor.
Eurovision’da bile ilk beşte, dört büyüklere rastlanmıyor. İlk iki sırada kuzeyliler var (Norveç, İzlanda); onları doğulular takip ediyor (Azerbaycan, Türkiye); beşinci sıradaki İngiltere de kıta Avrupa’sından değil. Ve beşinciliğe yükselebilmek için bu yıl yapmadığını bırakmamış. Yarışmacı bulmak için başlatılan kampanyanın sloganı sahiden savaş çığlığına benziyor:
– Ülkenin Sana İhtiyacı Var!
Nilgün’ün, benim anlayışımla dört dörtlük bir magazin değerlendirmesi olan yazısını bitirince, Necip Fazıl’ı hatırladım. Reis Bey adlı oyununun kahramanı bir yerde durup:
– Büyük bir fark değil, zahir! der ya! (Fark yok demek ki!)

Adlar
* Nilgün Cerrahoğlu’nun adını yazarken hatırladım. Nilgûn telaffuz ederiz, evet. Farsça «Koyu ve parlak mavi» demektir; «bu renkte olan» anlamıyla sıfatlaşır. Gûn, «renk» demek, Nil de «çivit».
Nilgûn isim olunca şapkalı «u» bildiğimiz «ü»ye dönüşmedi. Bunu tartıştık bir yerde geçenlerde. Nilgün’ü isim olarak ilkin Refik Halit Karay kullandı; Nilgün adlı 3 ciltlik romanında (1950-1961). Oradaki Nil «çivit» değil, Nil Nehri’nin adıydı. İtirazı olan varsa, lütfen söylesin.