Gençlerle buluşunca, Burhan Felek'i neden hatırladığımı onlara da anlattım

Apartman komşumuz bizim, Doç. Hülya Arı. Beni, İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki öğrencileriyle bir sohbet toplantısına çağırdı.

Apartman komşumuz bizim, Doç. Hülya Arı. Beni, İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki öğrencileriyle bir sohbet toplantısına çağırdı.
Yazık ki, benzer davetlerin hepsine icabet edemiyorum. Torun akranı gençlerle bir arada olmaya can attığım halde. Hülya Hanım'la komşu hukuku var aramızda. Üstelik sıcakkanlı, nazik, mükrim bir insandır; anası-babası yaşındaki biz komşularını pek candan sahiplenir.
Bu hafta bir sabah lütfetti kendisi götürdü beni Taşkışla'ya. İki hoca daha katıldı kafilemize; Prof. Nur Esin ile Öğretim Görevlisi Hasan Tok.
Liselerden hatırladığıma benzer bir dershane, otuz kişi kadar olduk. Dördümüzden ötesi genç öğrencilerdi.
– Mesleği, işi ne olursa olsun, insanın, mensup olduğu toplumun yakın tarihi hakkında bilgi sahibi olması lazım, diye gireceğim tuttu sohbete. Yoksa eksik yaşamış olursunuz kendi yurdunuzda. Başarılı, makam mevki sahibi olmuş bir genç insanın, yakın tarihimizden bahis açıldığında «lâl ü ebkem» kalması hiç hoş olmuyor, dedim:
– Lâl ü ebkem ne demektir, bilir misiniz?
Ses seda çıkmadı.
– Tuhaftır, lâl Farsça «dilsiz» demek. Ebkem de «dilsiz»in Arapçası. Çok örneği vardır, biz bu iki dilden kelimeleri yan yana getirerek farklı deyimler, tekerlemeler icat ederiz.
Lâl ü ebkem deyişinin bugünkü Türkçe ile en yakın tarifi «donakalmış, şaşkın» olabilir.
*
Ben bir şeyler söylemeye devam ediyorum. Gözlerini benden ayırmadan dinliyorlar.
Bu buluşmalar bana hep Burhan Felek'i hatırlatır. (Çocuklara da onu anlattım). 1946 yılıydı. İkinci Dünya Savaşı sona ermiş. Beş yıl boyunca kan kusan insanlık, rahat bir nefes almış, muzaffer demokrasiler cephesine şükranlarını arz ediyor.
Ankara'dan bir talimat geldi okullara: okul-aile birlikleri kurulacak ve her okulda bir talebe cemiyeti faaliyete geçirilecek, diye. Demokrasiyi benimsemeye niyetlendik ya, Napolyon tipi totaliter mekteplerden demokratik okullara geçeceğiz.
İki emir de yerine getirildi. Son sınıftaydık, Kabataş Erkek Lisesi Talebe Cemiyeti Başkanlığı'na ben seçildim. Doğrusu faal bir öğrenciydim. İzci oymağında, futbol ve atletizm takımlarında, tiyatro ve kültürel faaliyet kollarında görevli, böyle olunca üç yıllık liseyi dört yılda bitirebilen bir öğrenci.
Konferanslar düzenleme görevi de bendeydi. Sorduk, Kabataşlıların kürsüde görmek ve dinlemek istedikleri ünlüler listesinin başında, tanınmış köşeyazarı (o zamanki adıyla fıkra muharriri) Burhan Felek geliyordu. Bir tanıyan var mı, diye soruşturduk. Yokmuş. Ben gider davet ederim, dedim.
Cumhuriyet gazetesinin yazarıydı Felek o tarihte. Daha önce İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi olan, bahçe içindeki ahşap konağa gittim.
Yazılarını (hele pazar sohbetlerini) zevkle okuduğum yazarın, orta yaşlı (o tarihte 57 yaşında olduğunu ve aramızda tamı tamına 40 yaş fark bulunduğunu sonradan öğrenecektim), fevkalâde şık, yakışıklı ve nekregû (yani «konuşmasını nüktelerle süsleyen»), Türkçe'yi hemen dikkati çekecek kadar selis («düzgün, açık ifadeli, âhenkli ve akıcı» diyor Ayverdi Sözlüğü) ve güzel konuşan bir «beyefendi» olduğunu o gün fark ettim. Münasebetimiz onu 93 yaşında kaybedeceğimiz 1982 yılına kadar sürdü. Klasik usta-çırak münasebetiydi bu. Beni çok etkilediğini söyleyebileceğim bir ağabey-kardeş ilişkisiydi. Üstadın yaşça babamdan 12 yıl büyük olduğunu hiç hissetmedim derim, ki doğrudur.
Şu vefasızlığa bakın, Burhan Felek'i kaybedişimizin yirmi beşinci yılında olduğumuzu, buluştuğumuz gün gençlere de söylemeyi akıl etmedim. (Üstelik bugünlerde, Son Saat'te çalışmaya başlayışımın 55'inci yılında, Gazeteciler Cemiyeti'ndeki törene katılıp, Burhan Felek adını taşıyan ödülü almaya hazırlanıyorum.)
*
Nedense sual sorma ihtiyacını hiç hissetmeden, ama gözlerinde bir ilgi ve sevgi pırıltısıyla oturmuş beni dinleyen gençlere başka neler anlattım?
Felek'in Kabataş Lisesi'nde, sonra gene ricam üzerine Tuzla Yedeksubay Okulu'ndaki güzel konuşmalarıyla arkadaşlarımı nasıl mutlu ettiğini anlattım.
Ondan dinlediğim bir iki fıkrayı da araya sıkıştırdım, ki burada anlatamam.
Sonra efendim genç dinleyicilerime, hep yaptığım gibi kitaplıklarında bir Türkçe köşesi oluşturmalarını tavsiye ettim. Orada mutlaka bulunması gereken sözlükler ve kılavuzlar hakkında fikir de verdim.
İletişim araçları üzerinde durdum. Pek ilgili görünmediler. Ben galiba, onların hayatında bilgisayar ve internet ikilisinin, eskimiş iletişim araçlarından daha çok yer tuttuğunun farkında değilim.
Evde Selim toruna danıştım.
– Gazete dediğiniz haberi 24 saatte bir veriyor. Çok yavaş. Ben olup biteni dakikası dakikasına değilse bile saati saatine izleyebiliyorum, dedi.
*
Bir diyeceğim de şu: Neslimin temsilcisi olarak, torunları bir dedeyle buluşturamadığımı hissettim o gün.
Felek Usta'nın yöntemini hatırlıyorum. Çağrıldığı yerlerde ilgi görecek üç beş konu seçmiş ve zihninde evirip çevirerek bunları bir konuşma metni haline getirmişti. Doğaçlama cümlelerle anlatsa bile, onu dinleyenlere, eğilimlerine göre nelerden söz edeceğini, kürsüye çıkarken ana hatlarıyla biliyordu.
Onun kâbına («Seviyesine, derecesine») varamasam da, doğru yoldan ayrılmamak için ustayı taklide çalışmalıyım!