Genelkurmay mı, Yargıtay mı?

Yargı'nın iki temel direği var, hâkimler ve savcılar. Türkiye'de askerî yargının alanı ve yetkileri açısından fazla abartılmış konumunu da hatırlattıktan sonra yazı konumuza balıklama girelim, uzatmadan.

Yargı’nın iki temel direği var, hâkimler ve savcılar. Türkiye’de askerî yargının alanı ve yetkileri açısından fazla abartılmış konumunu da hatırlattıktan sonra yazı konumuza balıklama girelim, uzatmadan.
Savcı (unvanının önünde «sivil» sıfatını devamlı olarak kullanmanın anlamı yok) suç içeren bir belgeyle ilgili görerek bir muvazzaf subay (Albay Dursun Çiçek) hakkında soruşturma başlattı. Bir müdahale hazırlığıyla ilgili görülen belgenin altındaki imza onun mudur değil mi, araştırıldı. Askerî savcıda inceledi belgeyi ve aslı esası yok, dedi. O bu sonuca varmıştı.
– Nedir ki iş orada kalmadı. Genelkurmay Başkanı Paşa da müdahale etti duruma. Sesi sedası çıkmayan bir generaller korosu önünde, sesine güvenen bir solist ihtişamıyla, işbu belgenin bir kağıt parçasından ibaret olduğunu taganni ve ilave etti:
– Yeni kanıtlar bulunursa, şimdi geri çevirdiğimiz bu kağıt parçasını iade ederler, askerî savcı gerekeni yapar, dedi.
Diyelim, savcı ile askerî savcı aynı belge hakkında farklı sonuçlara varmış idiler. Ne yapılır bu durumda? Karar ya bir üst mahkemeye, ya da Yargıtay’a bırakılır. Kararı veren mahkemenin Yargıtay kararına karşı direnme yetkisi vardır. Bu durumda dava (ve belgeler) Yargıtay Ceza Yüksek Kurulu’na intikal eder, ki onun kararı kesindir; ihtilafa düşen mahkemeleri de, hâkimleri de bağlar ve uygulanır.
Söyler misiniz, bütün bu yargı işleminde Genelkurmay Başkanı Orgeneralin konumu nedir? Bir dava evrakını değerlendirmede iki savcı arasında ortaya çıkan görüş farklılığını halletmek, kesin sonuca bağlamak, Genelkurmay Başkanı’nın müdahalesini gerektiren bir hal midir?
Hukukta «yetki tecavüzü» diye bir fiil tarif edilir: «İdare adına karar verme yetkisine sahip bir kişi veya makamın, yer veya konu bakımından, başka bir görevli tarafından yapılması gereken bir işlem veya eylemde bulunmasıdır.» Felaket de sayılmaz. «Bu normal bir sakatlık halidir. Bu tür işlemler, süresi içinde açılacak dava sonunda iptal edilir.»
*
Genelkurmay Başkanı’nın hukuk açısından hiç değilse bir yetki tecavüzü halini akla getiren tutumu hakkında bir şey söyleme ihtiyacını hiç duymamış köşekadılarına bakıyorum.
Şimdi büyük bir hassasiyetle, mahut belgenin ilk incelemesini yapmış olan savcının, tam da MGK toplantısına denk getirdiği sözü geçen Albay’ın tutuklanması kararından 18 saat sonra niçin vazgeçildiğini sorguluyorlar.
Yerlerinde olsam en azından ve kalemi elime almadan önce, bu son kararda herhangi bir temenninin, tavsiyenin veya baskının etkisi olup olmadığını öğrenmek isterdim. Akla gelmesi normaldir.
Evet, benim hükmüm bu köşeden ötesine geçmez. Araştırma gücüm yok. Ama savcıyı kınayan kadılar arasında Genel Yayın Yönetmenleri de var.

İnsan, milletinden utanır!
Algılamakta güçlük çektiğim durumlar giderek artıyor. «Ben olsam...» diye başladığımda, her şeyden önce gazetecilik damarıma basılmış, demektir.
Melek’i de irkilttim:
– İşte ben bu haberi kullanmazdım, diye haykırmışım.
Baktım, Anadolu Ajansı kaynaklı bir haber. Radikal de ziyade mühimsemiş: birinci sayfada girmiş habere, 8’de tamamlamış.
Haber kahramanımız Lütfi henüz üç yaşında. Akraba evliliği mahsulü. Bağışıklık sistemi bozuk yavrucağın. Tedavi edilemiyor, çünkü ailenin yeterli parası yok.
Sonunda Selçuk Üniversitesi (Konya), Meram Tıp Fakültesine gitmişler. Ve Lütfi’ye ilik nakli yapılması gerektiğini öğrenmişler. İlik bulmaya paramız yetmez diye, bir çocuğa daha niyetlenmişler. Olmuş, ama kardeşler arası doku uyumu sağlanamamış.
(Biraz sabredin uzun uzun anlatmamın sebebi var.)
Antalya Ü. Tıp Fakültesi Hastanesi’ne hastanın doku grubu haritası gönderilmiş. Avrupa’da da taraması yapılarak uygun ilik bulunmuş, ama gene parasızlık duvarı çıkmış karşılarına.
Şimdiiii! Almanya’da uygun bir ilik daha bulunmuş. Hastane durumu bildirmş Lütfi’nin ailesine. Ne var ki gene para lazım.
Derin bir nefes alın şimdi lütfen! Almanya’dan iliği getirme masrafları için, Lütfi’nin halı yıkama işinde çalışan babasının kaç paraya ihtiyacı olduğunu söyleyeceğim:
– 10 000 lira!
Ve bir de dip notu: «Parayı bulmak için sadece iki gün var.»
Bu haberi getiren muhabiri, şefi ben olsam, elime bir sopa alıp kovalardım:
– Haberi yazmak için harcadığın zamanda, aramızda 10 000 lira toplayamaz, eksiğimizi müesseseden alamaz mıydık, diye?..
Bu haberi her okuyanın, aynı şeyi düşünüp biz gazetecileri ayıpladığından eminim.

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Sezai Bahçeli)
* Dün bir kenarından siz de değindiniz. Tayyip Erdoğan kaleminden Radikal’e geliş «Tezyid-i rütbe midir, yoksa tenzil-i rütbe mi?» orasını siz benden daha iyi bilirsiniz. Öyle az buz malûmatfüruş da değil... (Bundan ötesi gereksizdir, geçiyorum. Fikrinize saygı duyarım da burası yeri değil!)
Akif Beki dün hiç işitmediğim bir deyişi kullandı, size asıl bunu sormak istedim: «Ankara’da cay-ı dikkat bir durum yok» demişti. Bu bir deyim midir, yerleşmş ifade formüllerinden biri mi? Ne dersiniz?
– Cây veya câ, «Yer, mekân» anlamında Farsça bir kelime; «Mevki, mertebe, belli bir vakit, fırsat» anlamlarına da gelir, derler. Çok işittiğim ve kullandığım bir kelime de değil benim.
Ön ek gibi kullanıldığı eski deyişler var hatırımda: cây-i behiştî mesela, «cennet gibi yer» demek; cây-i karar, «durma, dinlenme yeri»; cây-i sual, «sorulacak şey»; cây-i ümîd «istenen nokta, ümit veren hal» gibi...
Okuyunca anladıklarımı hatırlamaya çalıştım. Cây-i sual’i kullanmışlığım vardır; diğerleri için de öyledir, diyemem. Recaizade Ekrem’ler devrinin makbul deyişlerindendir.
Cay-i dikkat’i pek işitmişliğim de yok, ki bu, ifadenin haysiyetini haleldar edecek bir hal değildir.