Gökçek tatsız ve anlamsızdı

Perşembe akşamı TGRT-Haber kanalında Emin Çölaşan-Melih Gökçek kapışmasını dinlerken, şu suallerin cevabını da aradım...

Perşembe akşamı TGRT-Haber kanalında Emin Çölaşan-Melih Gökçek kapışmasını dinlerken, şu suallerin cevabını da aradım:
– Belediye başkanlığı nedir? Yani bir meslek midir? Bu işe, bu makama daha çok kimler talip olur? Mesela, şu karşımdaki Melih Gökçek, milletvekili ve belediye başkanı olmadan önce ne iş yapardı, içinizde bilen var mı? Ben bilmiyorum... Hangi çevrede, nasıl yetişmiş bir adamdır? Bana sorarsanız, vaktinin çoğunu mahalle kahvesinde geçirmiş biri; işsiz güçsüz takımını hatırlatan el kol hareketleriyle, yüz ifadeleriyle, kelime ve deyişlerle konuşma tarzından rahatsızım. Bu tahmin ve tarifte yanılıyor olabilirim. Çünkü eşim dostum arasında pek böylesi yok.
Karşısında oturduğum ekranda iki kişi tartışıyor. Başla düdüğü çalar çalmaz harekete geçmiş iki pehlivanın, iki dövüş horozunun kapışmasını seyreder gibiyim. Merak saikıyla ve zevk alacağım için değil; kendimde, hiç ilgilenmeme hakkını görmediğim, kapışan taraflardan biri meslektaşım olduğu için oturup seyrettiğim bir program bu.
Emin Çölaşan gerilim-sever köşeyazarlarından biri. Türkiye'dekilerin en ünlüsü, en çok okunanlardan biri diyebilirim; şayet birincisi de değilse. (Rahat okunur, kolay anlaşılır, tertemiz bir Türkçe yazar; bunu söylemeden geçemem.) Yazmaktan tek amacı kamu hizmetlerinde kusur ve suç işleyenleri gün ışığına çıkarmaktır, denebilir. Herhangi bir baskıya boyun eğecek yapıda değil. Barışçı de değil doğrusu, tercihi kavgacılık.
Hayır, eleştirmiyorum. Alan razı veren razı durumudur. Okuru ondan o okurundan, keza gazetesi ondan o gazetesinden memnun olduktan sonra, hariçten gazel okumanın ne anlamı olur! Ben ilk tanıştığımızda ona «Bu gerilimden yorulmuyor musun?» diye sordum. «İnsan alışıyor ağabey» diye kestirme bir cevap verdi. Fevkalade terbiyeli, saygılı bir insandır, söylemeden geçemem.
Yazılarını biraz da, toplumumuzun duygu ve düşünce dünyasını günü gününe takip edebilme endişesiyle okurum. (Ondan şikâyet eden siyasetçilere de, onu bırakın da yazdıklarından faydalanmaya bakın, derim.) Büyük kitlelerle aynı telden çalan nadir yazarlarımızdan biridir.
Melih Gökçek'e gelince. Kısası bana tanıdık gelen biri değil. Emin Çölaşan'dan hesap soracağım, diyordu. Elimde belgeler var filan, diye... Bir şey çıkmadı.
Çıksa şaşardım.
Dil Yâresi

  • Başlıkta «Zorla otomobile binip, gasp etti» denmiş. Neyi gasp etmiş diye baktım: «Park eden otomobile sürücüsünü yaralayarak zorla binen saldırgan arka koltuğa oturup, önce içerdekileri gasp etti, sonra aracı kaçırdı.» (Sabah, 28 mart)
    Yani Asiye Çelik ile Mehmet Adman adlı iki arkadaşı gasp edip, aracı kaçırmış. Aslında tabancasını çekip Mehmet'e ateş etmiş. Sonra arka koltuğa oturup, yaralıya sür emrini vermiş. Cep telefonlarını, paralarını ve arabalarını alıp kaçmış.
    İnsanların değil, yalnız eşyaların gasp edildiğini, burada belki bin kere söylemedik mi?
    Not: Hata gene başlıktaydı; Fahri Ulaş'ın haber metninde değil.
    Demirel'i işittiniz mi?
    Gün ortası insanın haberler dışında televizyona ayıracak vakti olmuyor. Ama dün, Fikret Bila ile Murat Yetkin'in Ankara Kulisi'ni seyretmeden edemedim (CNN Türk).
    Süleyman Demirel'le konuşuyorlardı. Sual de şu:
    – Cumhurbaşkanı seçimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Tecrübesine dayanarak Demirel, önce şu kesin değerlendirmeleri yaptı:
    – Meclis'te yeter coğunluğu bulunan partinin adayı cumhurbaşkanı seçilmez, ancak atanır.
    – Böyle bir durumda Çankaya'ya gönderilecek kişi bellidir: o da partinin genel başkanıdır.
    – Bu seçim hukuka uygundur. Ama temsil açısından ayıplı olur. Tek partinin Meclis'te vereceği oy hukuken seçime yetse de, milletten almış olduğu oy, siyaseten milleti temsile yetmez.
    «Binaenaleyh» demeyi akıl etmedi arkadaşlarımız, ama «Bu durumda ne yapılabilir?» diye sordular. Demirel'de hiç tereddütsüz cevap verdi:
    – Yasalarda gerekli değişikliği yaparak, cumhurbaşkanını halka seçtirsinler. Başkanlık sistemine geçmek şart değil. Unutmayın ki yeryüzünde mevcut demokrasilerin çoğunda, devlet başkanını doğrudan halk seçiyor.
    Ne diyeceksiniz şimdi: Amşamdan sonra sabah şerifler hayrolsun, mu?
    «Yıl uğursuzun» derlerse de...
    Bütün demokrasiler gibi bizim ki de, seçimlerde siyasî partileri destekleme ihtiyacını duymuş. Niye? Ondan bundan para desteği alıp da, Meclis'e sırtlarında yumurta küfesiyle girmesinler diye?
    Gözümüz aydın demeyi unuttum, affedersiniz. Cem Uzan'ın Genç Parti'si gene seçime giriyor, mutlu habere ekranlarda rastlamışsınızdır. Milliyet'te okudum, bugüne kadar Hazine'den bu partiye 32 milyon YTL. (32 trilyon TL demektir) yardım parası verilmiş; bu seçim öncesi 15 milyon YTL (15 trilyon TL) daha verilecekmiş. Böylece bu partinin 2007'de alacağı para 23 milyon YTL'yi (23 trilyon TL) bulacak.
    Milliyet ilave ediyor: «Cem Uzan'ın devlete İmar Bankası nedeniyle 7 milyar dolar borcu var.» Ne eder? Yaklaşık 10 milyar YTL mi?
    Yazık! Verilecek para, hiç değilse adamcağızın Hazine'ye olan borcunu ödemesine yetseydi!