Görmeye değer bir belgesel

Ben, bir seyyar sergi gemisini 1953 yılında Akdeniz, 1954 yılında Atlantik kıyılarında dolaştırmış ekipte yer almış olmakla övünürüm. Tarsus gemisiydi.

Ben, bir seyyar sergi gemisini 1953 yılında Akdeniz, 1954 yılında Atlantik kıyılarında dolaştırmış ekipte yer almış olmakla övünürüm. Tarsus gemisiydi. Kaptanı Necdet Or. Seyyar Sergi'yi ve geziyi (Çünkü gemide 400 yolcu da vardı) Türkiye Turizm Kurumu düzenlemişti. Başkan Lütfü Kırdar, İkinci Başkan Cihat Baban (Ben niye oradayım, anlaşıldı değil mi?), Genel Sekreter Semih Tanca.
Barcelona limanına ilk Türk yolcu gemisini biz götürdük, diye ne kadar övünmüştük. Meğer 1953'ten 28 yıl önce, o rıhtıma Karadeniz adlı bir gemi yanaşmış ve içinde, tıpkı bizim düzenlediğimiz gibi bir Türkiye sergisi varmış: Tekel ürünlerinin, Kütahya çinilerinin, Hacı Bekir lokumunun, kıymetli taşların, bakır işlerinin, yerli bezlerin ve işlemelerinin sergilendiği standlar; ahşap ve deri mamullerden Hereke halılarına kadar çeşitli ürün.
Biz Akdeniz'de bir ay, Atlantik'te iki ay süreyle dolaşmıştık Tarsus'la. Karadeniz'in yolculuğu 87 gün sürmüş; 12 Avrupa ülkesinde 16 limana yanaşmış ve günlerce ziyaretçi ağırlamışlar. Gemideki 285 kişiden 125'i mürettebat. Görevli 160 kişiden 47'si Riyaset-i Cumhur Orkestrası üyeleri; şef Zeki Üngör.
Bu seyahat, bayram tatilinde sizin de seyredebileceğiniz bir belgeselin konusu. Hazırlayıcıları arasında yer alan Prof. Bülent Çaplı «Konu toplumsal bellekte tamamen unutulmuştu. Konuşacak hiç kimse bulamadık. Vapurda seyahat edenlerden sadece biri hayattaydı» diyor (Hürriyet-Keyf, 23 aralık).
Yönetmen Soner Sevgili, Barcelona'da sergiden iki kilo Hacı Bekir lokumu alan İspanyol ziyaretçinin, lokum bedelinin üç katı gümrük resmi ödemesi istenince, oracığa oturup iki kilo lokumu mideye indirişini anlatıyor.
Hollanda'daki Fatusch firmasında çalışan Eray Ergeç, bir sebeple eski gazete koleksiyonlarını karıştırırken tesadüfen rastlamış, Karadeniz gemisinin 1925'teki Amsterdam ziyareti haberine. 50 dakikalık belgesel için, dünya arşivlerinde iki yıl çalışılmış: 176 arşiv, 600'e yakın kitap, gazete, binlerce belge ve fotoğraf taranmış. Sponsor Garanti Bankası.
Osmanlı Bankası Müzesi'nde (Karaköy'de) açılmış bir sergi var: Ulusu Tasarlamak. 1920'ler ve 1930'larda Avrupa Devletleri Sergisi. 20 mart'a kadar açık. Sözünü ettiğim belgeseli her gün saat 10.00 - 18.00 arası dört seanstan birinde seyredebilirsiniz.
Ben, bayram tatilinde seyretmeye çalışacağım. Sizin de haberiniz olsun istedim.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Bahadır Çalışkaner)

  • Milliyet'in internet sayfasında «Hollandaca» kelimesine rastladım. Biz çocukken Hollandalılar Felemenkçe konuşurlardı. Wikipedia'ya baktım orada da Hollandaca deniyor. Dil adlarını ülke adlarıyla özdeşleştirmek yeni bir moda mıdır? İran'da Farsça, Yunanistan'da Rumca ve Hollanda'da Felemenkçe konuşulmuyor mu?
    – AnaBritannica madde başlığında Hollanda dili, diyor; demek, Hollandaca denmesine itirazı var.
    Dikkatinizden kaçmıştır diye, aynı kaynaktan birkaç cümle daha aktarıyorum: « Hollanda dilinde NEDERLANS, Flamanca VLAAMS, FELEMENKÇE ve FLAMANCA olarak da bilinir.
    «Hollanda'da konuşulan dile Felemenkçe, Belçika'dakine Flamanca denmekle birlikte ikisi aynı dildir.»
    Gelin de çıkın işin içinden değil mi? Ana Britannica'nın «Hollanda dili» demeye çalışmasının sebebi de bu güçlük olmalı.

    (Filiz Yayla)
  • Epey bir zaman önce size sormuştum: «Gittiydik, geldiydik gibi kullanımlar doğru mudur?» diye. Yazılarınızı kaçırmadan okuyorum. Arşivinizi da taradım, bu soruyla ilgili bir yazınıza rastlamadım. Gözünüzden kaçmış olabilir diye tekrarlıyorum.
    – Sizin gibi pek çok okuruma mahcubum. Tek Tek okusam da hepsine cevap vermeye yetişemiyorum. Sualinize gelince.
    Gittiydik, geldiydik demekte ve yazmakta bir sakınca yok. Hatırlarsanız, -di'li geçmiş'in hikâyesi böyle çekilir: geldiydim, geldiydin, geldiydi. (Gelmiştim ise -miş'li geçmiş'te aldığı şekildir.)
    – Di'li geçmiş kipinin hikâyesi şöyle de çekilebilir: geldimdi, geldindi, geldiydi...
    Bayram günü hayal kurmak
    Sizin tatiliniz bugün, yarın devam ediyor. Benimki pazartesiden ibaret kaldı.
    O gün de çalışmış olan gazeteci çoktur. Bizim her yıl beş günlük bayram tatilimizi Sabah gazetesi yedi bitirdi, bilirsiniz. Bundan ne kazandılarsa!
    Tatili değil de, biz bu bayram bir fırsatı kullanmayı bilemedik, diye düşündüm. Geçen pazar günü, Kurban Bayramı ile Yılbaşı'nın çakıştığı gündü. Epeyi önce de Şeker Bayramı ile Yılbaşı gene böyle çakışmıştı.
    Yirmi Birinci Yüzyıl İslam ve Hıristiyan dünyalarının, bir arada ve barış içinde yaşamayı durup yeniden düşüneceği bir tarih aşamasını işaret etmiyor mu? Ve Türkiye, bütünüyle Anadolu ve özellikle İstanbul, bu iki dünyanın tarih boyu başlıca buluşma noktalarından biri olarak, bir özellik, bir simge değeri taşımıyor mu?
    Hıristiyan yılbaşı geleneği ile Müslüman Kurban Bayramı'nın bir takvimde buluşması, basın-yayın organlarında olsun pekala değerlendirilebilirdi, diye düşündüm bugünlerde ben. Avrupa Birliği için de Türkiye, bu özelliğiyle ayrı bir anlam taşır demek, yanlış mıdır?
    Ve düşündüm ki Ortaköy'de, daracık bir alanda komşu olan caminin, kilisenin ve havranın havadan çekilmiş güzel bir fotoğrafı bile yok elimizde.
    Kısa bayram tatilinde olmayacak hayaller gördüm, desem yeridir.