Gümrük kapısına ad koydum

Hani ya, siyaset ve devlet adamlarımızın zihnine, gönlüne bir küşayiş gelse de, anlamsız inatlaşma yerine, karşılıklı oturup konuşsalar.

Hani ya, siyaset ve devlet adamlarımızın zihnine, gönlüne bir küşayiş gelse de, anlamsız inatlaşma yerine, karşılıklı oturup konuşsalar.
Türkiye'yi ve Ermenistan'ı yönetenlerden söz ediyorum.
– Sen de pek safderun imişsin, demeyin hemen. Dün CNN Türk'te bu bahis açılınca düşündüm. Türkiye'deki toplumsal ve olumlu tavır alış paralelinde, Erivan'da da çok elverişli bir havanın esmekte olduğu söyleniyor.
Gerçek komşular arası bir bağdaşma sağlanarak, hariçten gazel okumayı huy edinmiş diaspora bülbülleri susturulamaz mı? Bu gelişme bize yarar, ama sınırın iki taraflı açılması, herkesin bildiği gibi Ermenistan'ı ekonomik açıdan kalkındıracaktır.
Bir an durup düşünür müsünüz lütfen:
– Bu iki ülke arasında varılacak bir anlaşmanın, kime, ne zararı dokunabilir?
ABD'deki, Fransa'daki, Ermeni kökenli oylarda gözü olan bir kısım siyasetçiden gayri?
Bu konuda Azerbaycan'la da anlaşmak gerektiğini bilmiyor değilim. Yorgunu yokuşa sürmeyin! Çaresi bulunabilir.
Üçlü bir anlaşmayla, geliş-gidişler kolaylaştırılırsa, yeni gümrük kıpısının adı da benden. Hangisi daha işlek olacaksa (Alican Kapısı mı, Doğu Kapı mı elverişlidir, bilemiyorum), onun adını değiştirerek DİNKAPI (Dink/apı) koyarız. Hrant'ın adı çok anlamlı bir yerde ebedîleştirilmiş olur.
KOMEDYA

  • Bu bir dil hatasıymış gibi gelmiyor bana. Cüneyt Ülsever'in «de, da» anlamındaki «dahi»yi, «a» sesini uzatarak «daahi» telaffuz ettiğini yazmıştım Dil Yâresi'nde.
    Dün de bir atasözünü kepaze etmekle meşguldü:
    – «Zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü» şiarı'ndan söz ediyor.
    Zürafa hep bildiğimiz çok uzun boyunlu, memeli hayvan. Atasözünün dediği (Bütün sözlüklerde zürafa'dan hemen sonra gelen) zürefa kelimesidir. (Sondaki «a» uzun.)
    «Zarif, kibar kimseler» demek. Çok iyi durumdayken, bakımsız, herkesin yadırgadığı duruma düşmüş olanları ifade için söylenirdi.
    Cüneyt Bey'e bu zor geliyorsa «Eşkiyanın..., İhtiyarın..., Fukaranın düşkünü» de, diyebilir. Denir yani, boşuna zonlanmasın!
    Dil Yâresi
  • Herhangi bir başka adın, kelimenin yanlış telaffuz edilmesinden bu denli rahatsız olunduğunu hatırlamıyorum.
    Mektup, faks, telefon, e-posta'yla eleştiri yağdı adeta:
    – Halaskargazi, diyormuş spikerlerin çoğu. Agos gazetesi Şişli'de, bu caddenin üzerindeydi ya!
    Kısa ve kalın söylenen «a»lardan şikâyet ediliyor. Haklıdırlar.
    Birlikte heceleyelim:
    – İlk hecedeki «a» (Ha...) inceltmeden, uzatmadan; ikinci hecedeki (...las...) «l»yi de incelterek uzun; üçüncü hecedeki (...kar...) «k»yı da incelterek uzun; dördüncü hecedeki (...ga...) uzatarak söylenecek. Şapkalı yazılsaydı şu şekli alacaktı: Halâskârgâzi Caddesi.
    Üç delikanlının sonuncusu
    En şaşmaz gerçek «ölüm»dür, diye bellettiler bize. Orası tartışılmaz da, şurası hep merak edilir:
    – Vakti nedir ve sıra kimdedir?
    Önceki nesillerden birinin, sizden büyüklerin ölümü daha bir tabiî gelir de insan evladına (Daha önce «insanoğlu» yazdığım için beni kınayan güzel hanımlara selam olsun!), gerçek, arkadaşlarınızdan birine isabet edince darbe ağırlaşır. Ben kabaca, «İnsan böğrüne dirsek yemiş gibi oluyor» diye ifade etmeye çalışırım. Böyle çok dirsek yedim.
    En kötüsü, şaşmaz gerçeğin sizden küçüklere çatmasıdır. «O da şaşıyor bazen!» diye isyan edersiniz.
    Kırk yıl önce, Yeni Sabah binasındaki odama üç genç adam girdi; 25 yaş civarında görünen üç delikanlı, diyebilirim. Delikanlı bendeniz ise o sırada 40'lara giden merdivenin son basamaklarındayım.
    – Hakkı Ağabey senden yardım istemeye geldik, dediler.
    Haftalık bir gazete çıkaracaklarmış. Yeni Sabah'tan kalan, haftalık Meydan'ı hazırladığımız mürettiphaneden faydalanmak istiyorlardı. Pırıl pırıl, belli ki adamakıllı okuryazar, üstüne üstlük yakışıklı ve sevimli gençlerdi. Müzakere yarım saat sürdü sürmedi, anlaştık.
    Adları Aydın Emeç, Ercan Arıklı, ve İsmail Cem'di. Haftalık gazetelerinin adı da ABC.
    Aynı mürettiphanede yan yana çalışmamız ne kadar sürdü, hatırlamıyorum. Kiralayan sıfatıyla biz onları hiç üzmedik. Kiracılarımızdan çok da memnunduk doğrusu. O tarihten sonra ahbaplığımız hep devam etti.
    Gün geldi Ercan'la taksitli kitap ve ansiklopedi satışlarında işbirliği ettik. Aydın'la daha çok kitapları ve kitapçılığı tartışırdık. (Üçlü içinde onunla daha bir kafa dengiydik; «Sevmemek mümkün değil» türü adamlardandı Aydın.) Cem, benimle mi öyleydi bilemem, arada belli bir mesafe bırakmayı tercih eder gibiydi; hani Bülent Bey de, kendini, zarafetin görünmez kalkanıyla biraz sakınırdı ya, o türden bir mesafe... (Ecevit'i diyorum).
    Ben, bu üçlüden en az on yaş büyüktüm. Önce Aydın (1986'da henüz 47 yaşındaydı), sonra Ercan (2003'te 63'ünde), şimdi Cem (67 yaşında); sanki aceleleri vardı.
    – Çocuklar nereye, diye arkalarından seslenesiniz gelir.
    Farklı bir duygu bu. Anlatmaya kalkmayacağım.
    İsmail Cem, nur içinde yatsın, benim gözümde de ideal bir yazardı. Ve çok iyi bir gazeteci.