«Güz Sancısı»nı konuşuyoruz da, tarih ve siyasetten filme yerim yetmedi

Bu vesileyle Tomris Giritlioğlu?nu daha yakından tanıdığım için mutluyum. Sıcak, müşfik kişiliği yanında insan zekâsını da temsil eden kadınlara bayılırım.

Bu vesileyle Tomris Giritlioğlu’nu daha yakından tanıdığım için mutluyum. Sıcak, müşfik kişiliği yanında insan zekâsını da temsil eden kadınlara bayılırım.
Dünyaya geldiğimizde artık nasıl bir Türkiye’de bulduysak kendimizi, benim neslim yakın tarihimizi çok merak ettik. Bu merak çocuklarımıza da sirayet etti; Tomris de onlardan biri zaten. İnsan seçiminde güvenirim gözlerime ben, ve görür görmez çok sevdim Tomris kızımı da. Can Dündar’ın ömrüne bereket, «Sinemanın asi kızı» başlıklı yazısında (Milliyet, 25 ocak) her zaman olduğu gibi pek güzel anlatmıştı çeyrek asırlık arkadaşı olan Tomris’i.
Hatırla Sevgili’nin arkasını getireceklermiş; demektir ki 27 Mayıs’tan sonra 12 Eylül’ü ele alacaklar. Size de danışmak isterim, diyerek iltifatta bulundu bana. Hay hay! Ama ben daha yakından 6/7 Eylül ve 27 Mayıs olaylarını takip edebilmiştim. 12 Eylül’ü Çatalca’da bir çiftlik sahibi olarak yaşadım. Gene de seve seve konuşurum onlarla. Bir örnek de verebilirim.
*
6 eylül 1955 günü erken saatte Harbiye’deki 1. Ordu Komutanlığı’na gittim. Yedek subaylık görevimi 1. Ordu Basın Bürosu’nda yapıyordum. Bir akşam önce Yeşilköy’de, ki sakin bir semttir, gece yarısına doğru sesler işiterek istasyona kadar yürümüş ve iki üç kamyonetle gelen 30-40 kişi görmüştüm İstasyon Caddesi’nde.
Yeşilköy’de nümayiş yapmakla görevlendirildikleri belliydi. İnip bir araya geldiler. İçlerinden iki genç «Ooo! Hakkı Baba» diye gelip iki koluma girdiler. (Radyodan adı duyulan, Son Saat’te ve Tercüman’da adı görülen biriydim.) İstasyondan denize inen ana caddede bir nümayişçi topluluk halinde yürüdük. «Beni bu çocuklarla kol kola gören Yeşilköylüler ne der?» diye rahatsız olmadım değil.
Bir Rum bakkalın kapalı kepenklerine taş atmaya davranan gençlere «Yapmayın çocuklar!» dedim, durdular. Sahile varınca «Şimdi İstiklal Marşı’nı söyleyip dağılmanın zamanıdır» dedim, söz dinlediler.
Ertesi sabah Harbiye’ye giderken, Taksim’de inip İstiklal Caddesi’nden Galatasaray’a doğru yürümek istedim. Neredeyse fiilen mümkün değildi. Üç beş satırda anlatılabilir gibi de değil. O an «İnsan ömrü boyunca bir kere daha benzer bir harabiyet, bir perişanlık, bir barbarlık hali göremez» diye düşündüğümü, yanımda fotoğraf makinesi olmayışına üzüldüğümü hatırlarım. Dehşet verici bir manzaraydı. Türkiye’nin en bilinen, daha önce Cadde-i Kebir («Ulu Cadde») adıyla anılan İstiklal Caddesi’nin hali. Üst katlardan buzdolapları sokağa atılmış, ipek kumaş topları Yeniçarşı Caddesi’nden Tophane’ye doğru yokuş aşağı salıverilmişti. Kepengi parçalanmamış, camı kırılmamış, talan edilmemiş mağaza yoktu. Ayağımız yere değmiyordu.
Başka semtleri, ara sokakları dolaşacak vaktim yoktu. Alelacele Harbiye’ye koştum. Ve Basın Bürosu’na girer girmez bir irkilmeden sonra, kendimi tutamayarak gülmeye başladım.
Beş altı emir eri görevliydi büroda. Ve onların ter kokusu ile en pahalı parfümlerin rayihasından oluşmuş farklı bir koku hemen hissediliyordu bizim büroda... Harbiye’de kırılan vitrinlerden hapazladıkları parfümleri sürünmeden edememişlerdi. Unutulmaz kokular içinde yüzüyorduk.
*
Elli küsur yıl geçmiş aradan, bugün yeni çevrilmiş Güz Sancısı filmini seyrederken duyup düşündükleriniz, size, «Akıl alır şey değil bütün bunlar. Vaktiyle neler neler olmuş bizim memleketimizde!» dedirtiyor mu?
– Hayır, değil mi?
– Hatta bugün olup bitenleri anlamamızı daha da kolaylaştırıyor... da diyebilirsiniz, haklı olarak.
Asıl acıklı olan da bu zaten.
Bu vesileyle 6/7 Eylül utancımız konusunda daha çok bilgi edinmiş olmanıza sevinirim. Çünkü günümüzde olup bitenleri, bu gözle de (yani bize özgü algı ve tepkileri bilerek) görmedikçe gerçeklerle buluşamazsınız.
O tarihte Özel Harp Dairesi, tahribi ve talanı teşvik ederken «TC vatandaşlarının Kıbrıs’tan vazgeçmeyeceğini bütün dünya bilmeli!» talimatından güç alıyordu. Bugünün Başbakanı da üç gün önce, TC vatandaşlarının İsrail-Filistin kavgasını ne gözle gördüğünü, bütün dünyanın öğrenmesi için, bildiğiniz gibi elinden (daha doğrusu dilinden) geleni yaptı.
Durumu Tomris Giritlioğlu sayesinde daha iyi değerlendireceğinizden eminim.
*
Bu sayede 6/7 Eylül yüz karamıza dair çok şey öğrenmiş oldunuz. İçimizde bir ukdedir hâlâ o «ayaklandırıp da ipin ucunu kaçırma» rezaleti. Gençlerin bu utanç mirasını, acısını içlerinde duyduktan sonra reddetmeleri daha sağlıklı bir tepki olur.
(Bu arada umarım, Ali Murat Güven nâm zatın Yeni Şafak gazetesinde, 6/7 Eylül felaketini «Birkaç yüz gözü dönmüş insanla sınırlı olan bu sevimsiz olay» değerlendirmesi de gözünüzden kaçmamıştır. Çok doğru teşhisler de konuldu: Mehmet Tezkan’ın şu dediği gibi: «Fatih’in başlattığı ve beş asır süregelen birlikte yaşama kültürünü (O gün) bitirdiler.» (Vatan, 25 ocak)
Tomris Canım! Güz Sancısı’na dair, Melek’in masama bıraktığı kesiklere baktım, 34 yazı okumuşum. Bizim Erol Katırcıoğlu’nun mesela, ben yanılmıyorsam ilk sinema yazısıydı. («Güz Sancısı», Radikal, 24 ocak) Filmin bu kadar ilgi uyandırması anlaşılması güç bir hal değil.
Tarih olarak değil, sinema olarak Güz Sancısı’ndan da bir başka yazıda söz etmem gerekecek.
Bizim bütçelerimizle bir 6/7 Eylül’ü sinemada anlatmak kolay iş değildir.