Güzel konuşan var, hatip var

Bakü parlamentosundaki iki kürsüden birinde İlham Aliyev, diğerinde Tayyip Erdoğan duruyordu; ayaktaydılar. Biri konuşurken diğeri dinliyor; Türkçe bilmeyen bir seyirci de olsa, bu ikilinin yüz ifadelerinden, birbirine iyi şeyler söylediklerini çıkarabilirdi.

Bakü parlamentosundaki iki kürsüden birinde İlham Aliyev, diğerinde Tayyip Erdoğan duruyordu; ayaktaydılar. Biri konuşurken diğeri dinliyor; Türkçe bilmeyen bir seyirci de olsa, bu ikilinin yüz ifadelerinden, birbirine iyi şeyler söylediklerini çıkarabilirdi.
Düşündüğünü hemen hiç aksamadan, düzgün ve güzel bir Türkçe’yle Allah için iyi ifade edebilen, etkileyici (İsterseniz «karizmatik» diye anlayın) bir kürsü adamı bizim Tayyip Bey.
Bunu, ekranda onu diğer adaylarla birlikte İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi öncesi dinlediğim günden beri söylüyorum. Benden okumuş olmasına gerek yok, bir siyasetçi olarak bu niteliğini kendisi particilik hayatının başından beri elbette bilmektedir.
O gün Bakü’de yaptığı konuşmayı dinlerken hakkında ne düşündüğümü de söyleyeceğim şimdi. Bunu da bilip bilmediğini doğrusu merak ederim.
Tayyip Bey başarılı, büyük bir hatip değil. Türkçesi doğru ve düzgün. Kürsülere yakışıyor. Kitleleri ekileme gücü de var. Bunlar evet gerekli, ama büyük hatip sayılmak için yeterli nitelikler değil.
Büyük hatip bence, evet güzel, etkili, hatta sürükleyici konuşan, ama aynı zamanda, ifadeye davrandığı konuyu, meseleyi çok iyi bilen, yaşanan çağın ve bulunduğu yerin şartlarını doğru değerlendiren, kendini güzel konuşmanın şehvetine kaptırmaksızın önceden belirlenmiş çizginin dışına hiç taşmayan, dile getirdiği daha önce pek söylenmemiş doğrularla, uyarılarla ve hatırda kalır ifadelerle kolay kolay unutulmayacak olan konuşmacıdır.
Tarife çalışma gayreti bile yordu beni. Hitabet kolay iştir, ucuz bir marifettir, denemez herhalde. O gün Erdoğan’ı dinlerken aklımdan geçen, «Acaba şu anda hariciyecilerimiz ne haldedir?» suali olmuştu. Ertesi gün (dün yani) köşekadılarımızın, Başbakan’ın konuşması hakkında ne düşündüklerini Radikal’de, Cengiz Çandar’ın hırpalayıcı ve Haluk Şahin’in, biri öbürünün sadakatinden şüpheye düşmüş ve biri fazla telaşa kapılmış iki eşin barışma gayreti halinde parodileştirdiği yazılarından öğrendim.
Bu değerlendirme yeteneği, ifade üslubu ve uygulama tarzı, «Ha!» deyince değiştirilebilir özellikler ve alışkanlıklar değil. Bu yüzdendir ki kişi iktidarının fazlası maslahat-ı amme’ye («kamu yararı»na) daima zarar veregelmiştir. Ve selamet, herşeye rağmen kendiliğinden hitam bulmasını beklemektedir.
Bizim ihtiyar ümidini kaybetmiş, diye düşünmeyin. Dünya böyle dönüyor. Benim çalışma ve tecrübe edinme alanım siyaset değildi. Ama bu, bizim buralarda da muktedirler yoktur anlamına gelmez. Onların eğrisini doğrultmaya çalışmanın, dünyanın en güç işlerinden biri olduğunu ben de bilirim. Fazla zorlamaya kalkmayın, cevapları ya uzaklaşmak olur ya da uzaklaştırmak.

Sait Faik’i hatırlamak bile...
Bize insanlığı öğreten insanlar vardır. Benim için Sait Faik onlardan biridir. Dün telefonla arayan sevgililerimden biri hatırlattı:
– Pazartesi Sait Faik’in ölüm yıldönümüydü. Ölümünün 55’inci yılı.
Çocuklarım ile torunlarım arası yaştaki sevgililerimden biridir. Ona, Sait okuduğunu görünce sormuştum yıllar önce. Hepsini okumamıştı. Bir Sait Faik Abasıyanık külliyatı hediye ettim ona. (Külliyat çok mu eski laf, diye şimdi baktım sözlüğe. Dilimizde başka bir karşılığı yok. «Bütün kitapları» denebilir belki. Yahya Kemal bir yazısında, «Başlıca şair ve nasirleri <Nesir yazan demek; nesir de düzyazı> tamamiyle öğrenmek için külliyat okumak merakına düştüm» diyor.)
Öldüğünde ben 25 yaşındaymışım. Dün, bir Sait-sever onu hatırlattığı için de içim ısındı gene.

Dil Yâresi
* Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, AKP milletvekili Dengir Fırat’ı kendisine hakaretle, Hürriyet gazetesini de bu haberi yayımlamakla suçlayarak tazminat davası açmış; Fırat ona «Şıllık» dediği için. Hamur açacak değil ya, Gökçek tipi bir siyasetçi elbette pek çok tazminat davası açar veya kendisine karşı açılmış davalara muhatap olur.
Bu «yadırgama»ya bile değmez haberde beni ilgilendiren, Ankara 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Türk Dil Kurumu’na bir müzekkereyle başvurmuş olması. Şıllık kelimesinin Türkçe ve Argo sözlüklerindeki anlamını sormuşlar.
Düşündüm ki ben sevdiğim, beğendiğim bir kadından şıllık diye söz etmem. Ustalar ne anlamda kullanıyor bu kelimeyi gelin bir göz atalım.
Aka Gündüz, «Onların aftosuna hanımefendi derler, bizim paçozumuzun adı ya alüftedir ya şıllık» / Burhan Felek, «Şıllığın biriydi. Evli barklı adamı ayarttı, işinden de etti.» / Abdülhak Hâmit, «Benden isterse de aylık yıllık / Bu kız elbette değil bir şıllık.» diyorlar.
Köken olarak kelime Ermenice’den geliyor: şıl, «çirkin» demek. Toplumsal değerlendirmede hangi kategoriye girer. Dört sözlüğe baktım, farklı görüşlerdi. 1. Bu özelliğini belirtmeyen var (MEB). 2. Teklifsiz bulan var (Meydan Larousse). 3. Halk ağzı sınıfına sokan var (Ayverdi Sözlüğü). 4. Argo’dur diyen de var (Türkçe Sözlük).
Anlamına gelince. ŞILLIK: 1. Kadınları nitelerken kullanılan ve beğenmeme, küçümseme ifade eden bir kelime. (Erkek hakkında söylenmesi yanlış.) 2. Kadını, giyimi kuşamı, saçı başı, makiyajı açısından küçümseme ifade eden bir kelime.      l Anlam tarifini geniş tutanlar için «Basit, bayağı, edepsiz, sürtük, düşük» demeye de geliyor.
Hâkimlerimizin ne karar vereceğini bilemem. Ama şunu söyleyebilirim:
– Bir İngiliz hâkim olsaydı, Melih Gökçek’e (veya avukatına) «Sizin şikâyetçi olduğunuz kelime hakaret olmaktan önce, bir Türkçe yanlışıdır. Bunu söyleyene kırık not verilebilir» der ve dosyayı kapatırdı.
*
Not. Ankara 10. Asliye Hukuk Mahkemesi makamına dilekçemdir.
– Makamınızdan bilirkişi ücreti olarak bir talebim yok. Bir ödeme mutadınız ise, bu parayla yukarıda adı geçen sözlüklerden hiç değilse birini alıp, hukuk ve kanun kitaplarınız arasında bir köşeye sıkıştırınız. (Orada  sözlük bulunmadığından hemen de eminim. Olsa Dil Kurumu’na yazacağınıza, açıp bakardınız.