Hac fotoğrafından kovulduk

Hürriyet ikilisinin «Peygamber'in izi»ni sürerken gördüklerini, duyup öğrendiklerini okuyor musunuz? Cin gibi uyanık, yazdıkları rahatça ve zevk alarak okunur iki gazeteci, Ertuğrul Özkök ile Ahmet Hakan.

Hürriyet ikilisinin «Peygamber’in izi»ni sürerken gördüklerini, duyup öğrendiklerini okuyor musunuz? Cin gibi uyanık, yazdıkları rahatça ve zevk alarak okunur iki gazeteci, Ertuğrul Özkök ile Ahmet Hakan. Dün birinci sayfadaki fotoğrafa uzun uzun bakarken düşündüm ki, Medine’deki «taşsız» mezarlıktan benim haberim bile yoktu.
Ben o kutsal yerlere 1957’de, demek bundan 52 yıl önce muhabir (daha doğrusu muharrir, giden Nezihe Araz’dı çünkü, fotoğrafçı da Memduh Yükman) göndermiş bir gazeteciyim. Şu anlamda söylüyorum: o gün bugündür bir gazetede Mekke’ye, Medine’ye, Peygamberimizin izlerine ve hatıralarına dair bir yayın olursa ilgilenirim.
Ama hayır, sözünü ettiğim bildiklerimize hiç benzemeyen Cennet’ül Baki Mezarlığı’nın daha önce bir fotoğrafını görmedim. Resim altındaki bilgiye göre «Peygamberimizin eşi         Hz. Ayşe’den torunu Hz. Hüseyin’e, kızı Hz. Fatma’dan Halife Hz. Osman’a kadar Hz. Muhammed yakınlarının ve sair 10 bine yakın sayıda Müslümanın yattığı bu tarihî kabristanda tek bir mezar taşı yok. Verilen bilgiye göre 14 asırdan bugüne, ölenleri oraya defnetmeye devam etmekte imişler. Çocuklar «anonim bir mezarlık» demişler. Yani kimin naaşı nerededir, bilmek ve bulmak mümkün değil. Büyüteçle de baktım. Yan yana dizili sanki üst tarafı zamanla kırılmış, dağılmış mezar taşı kalıntıları var gibi. Arzullâhi vâsia («Allah’ın yarattığı toprakların ucu bucağı yoktur») derler ya, öyle geniş bir arazi. Ağaç filan da hak getire!
Elli küsur yıldır oraları bize de tanıtmak için yazılmış yazılarda, çekilmiş fotoğraflarda bu mezarlığa dair bir bilgi verildiğini hatırlamıyorum. Gitmemiş olanları bilmiyor, demektir. Size göre de hayret edilecek bir hal değil mi, bu dediğim?
*
Bana, fazla hatıra (tanı vezninde anı da deniyor) anlatma, sıkıcı oluyorsun, diyorlar. Ama Ertuğrul ile Ahmet kutsal yerlerde röportaja gitti diye yer yerinden oynarken, gel de anlatma bakalım!
Kısaca anlatayım.
Nezihe ile Memduh’u Hac zamanı Suudî Arabistan’a gönderdik. Olup biteni ve dayanılmaz sıcağı daha çok Memduh anlattı bize. Tatlı dilli de bir arkadaşımızdı rahmetli. Civar çölleri gezmeye davranmışlar, ikisi de sıcaktan perişan. Memduh daha bir rahatsız, Nezihe’ye:
– Abla, kutuplarda bir hac mahalli filan yok mudur Allah aşkına? İlle isterlerse bundan sonra oralara gidelim, diyormuş...
*
Memduh’un çektiği fotoğraflardan biri, Kâbe’nin bahçe duvarının dibinde çömelmiş büyük ihtiyacını gideren genç bir adamın resmiydi. Hangi milletin Müslümanıysa artık.
Gece servisi olarak uzun uzun tartıştık, bu fotoğrafı kullanalım mı, diye bir akşam. Oğuz Akkan ile ben kullanma taraftarıydık. Sonunda biz ağır bastık ve ertesi günün gazetesinde (Havadis’te) o fotoğraf yayımlandı.
Irak Kralı Faysal İstanbul’daydı o yaz. Eski bir başbakanımızın kızına âşıktı. Birlikte su kayağı yaparlardı Boğaz’da. O da görmüş bizim gazeteyi. DP’ye yakın bir gazete olduğunu da öğrenmiş herhalde, ki Başbakan Menderes’i arayıp bizi şikâyet etmiş. Başbakan da fiilî patronumuz, DP milletvekili-gazeteci Bahadır (Dülger) Ağabeyi aramış. Nezihe Araz’ı kovdular. Oğuz ile ben de, bu suç idiyse şayet, işleyen o değil asıl biziz, diye istifa ettik.
Ee o tarihte henüz «kendi kendimizi tasfiye etmemiz gerekecek» yaşta da değildik. Yeni Sabah gazetesi ertesi gün üçümüzü birden işe almıştı.

«Teskere» ve «Tecâhülüârifâne»
Dil Yâresi
Aldığım notların bulunduğu küçük boy kağıtlarımı kaybedip, sonradan bulduğum oluyor. Kağıt atmam ben, nedir diye iyice bakmadan; ama nereye koyduğumu unuturum. Şu bulduğum kağıda geçen 22 ağustos cumartesi günü 2 Dil Yâresi notu almışım.
* Radikal’deki bir haberde «pembe teskere» denmişti. Bir resmî belgeden söz ediliyor. O zaman kelime teskere değil tezkere olmak gerekir. İzin tezkeresi, terhis tezkeresi, iki resmî daire arası kısa bir yazı olabilir. Arapça’dan gelme bir kelimedir. Yanlış yerde ve anlamda kullanılan teskere ise «1. Hastaları, ağır eşyayı taşımaya yarayan dört kollu sedye’nin;    2. İnşaatlarda ağır malzeme taşımaya yarayan, iki kişinin taşıdığı tahta araç»’ın adıdır. Farsça deskere’nin  Türkçeleşmiş şeklidir. 
* Aynı cumartesi günü Engin Ardıç Sabah’ta «Tecahül’ü arifane yapmış olmak» diyordu. Yanlış diye not etmişim. Doğru diye bildiğimi de söyleyeyim.
Tecâhül, «Bilmezlikten gelme» demek. Tecâhülüârif veya tecâhülüârifâne eskiden edebiyatta, «Bilinen bir şeyi bilmiyormuş veya başka türlü biliyormuş gibi gösterme sanatı» anlamında kullanılırdı. Bu davranış bir alçakgönüllülük ifadesi de olur ve daha çok nükte amacıyla kullanılırdı.»
Deyişi ben tecâhülden gelme, daha çok da tecâhülüârifâneden gelme diye biliyorum. Bu yüzden Engin’in «tecâhülüârifâne yapmak» demesini yadırgadım. Aradım, böyle de dendiğine dair örnek bulamadım. Günümüzde kavga etmek, pazarlık etmek yerine kavga yapmak, pazarlık yapmak da denir oldu. Tecahül yapmak diyene daha önce rastlamamıştım.

«Seksi Otel» 
Antalya-Belek’te Kayı Grubu’nun üç yıl önce işletmeye geçirdiği turistik otele Adam&Eve («Adem ve Havva») adını vermişler. Reklam sloganı olarak da «Dünyanın en seksi oteli» cümlesini kullanmışlar.
Grubun Başkanı Talha Görgülü, «Seksi otel ile seks oteli arasındaki farkı anlayamayan insanlar oldu» diyor. Bilhassa Rusya’da ve Kazakistan’da. O kadar ki reklam sloganını «Cennetten bir parça»ya (Made in heaven) çevirmek zorunda kalmışlar.
Sözlüklere baktım. Meydan Larousse’ta «seksi» diye bir kelime yok, sonrakilerde var: «Cinsel çekiciliği olan kimse, beden, bedenin bir bölümü, tutum ve davranışlar; elbise, fotoğraf gibi şeyler anlamına da gelen sıfat. (İng. sexy)» diye tarif ediliyor. Otel için anlamlı bir slogan değil.