Hak eden ile etmeyeni ayırmak

Haberi alalı beri, zihnimin bir yanı Erdal İnönü'yle meşgul. Dünkü gazetelerin ona ve ölümüne dair haberlerini ayrı bir yerde topladım, bayağı bir kesik tomarı oldu.

Haberi alalı beri, zihnimin bir yanı Erdal İnönü'yle meşgul. Dünkü gazetelerin ona ve ölümüne dair haberlerini ayrı bir yerde topladım, bayağı bir kesik tomarı oldu. Benim gazete dediklerimin hepsinde, birinci sayfanın büyük haberiydi Erdal Bey'in aramızdan ayrılışı.
Kaybettiğimiz insan, dün onu yakından tanıyanların ve uzaktan takip eden köşeyazarlarının dile getirmeye çalıştığı gibi, nedret kuralı sonucu değeri çok artmış niteliklerin bir buluşma noktası gibiydi.
Bu çok üzücü haberin ümit veren bir yanı da oldu bence. Başlıca dertlenme sebeplerimizden biri, zamanla kadir kıymet bilmez bir toplum haline gelişimizdir. Pek bir yenilik de sayılmaz aslında. XVII. yüzyıl ahalisinden Karacaoğlan da, Kadir kıymat bilmez olmuş her kişi / Kadir kıymat bilen yere gidelim, demiş.
Gazetelerde, ekranlarda gördük ki, Türkiye, Erdal İnönü'nün kadrini, kıymetini bilmekteymiş. Ben de farkındaydım, diyemeyeceğim. Değerli nitelikleri hatta görmezden gelmek gibi bir kötü huyumuz var, toplum olarak, diye dertlenir dururum. Muallim Naci'nin Marifet iltifata tabidir özdeyişini sık sık tekrarlamamın sebebi de bu. Dün burada aynı şeyi söylemiştim.
– Al sana gümbür gümbür bir cevap, dedim dün, gazetelerimizi görünce... Bu toplum kadirşinas mıdır, yoksa vurdumduymaz mı, sana hak ettiğin cevabı işte meslektaşların veriyor.
Sağ olsunlar!
*
Benim, yanlışımı kafama kakan bir tepki daha verdi bu toplum. O da bugünlerde...
Bu Kevin Costner ne bulunmaz Hint kumaşıymış böyle, diye kaleme davrandığımda, huysuzluğum tepeme vurmuştu:
– Adam hakkında yarın gazetelerde kimbilir ne övgüler okuyacaksın. Senin hakkında gene, «Buna da adam beğendirilmez ki!» diye dudak bükecekler.
Hiç de öyle olmadı. Bal alacak çiçeği bulduğunu sanan, ünlülerle aynı fotoğraf karesinde buluşmaya can atan bir iki şaşkın dışında, Kevin Bey'i pek ciddiye alan olmadı.
Bu da bir kadirbilirlik örneğiydi. Bence Erdal Bey'in değerini bilmek kadar, Kevin Bey'i mübalağa üzre ağırlamaya kalkanları uyarmak da kadirşinaslığın icabıdır. Toplumun özgül ağırlığının arttığına işarettir.
Ev ev, eş dost toplantılarında bu konularda ne dendi, bilemeyiz. Ama basın bu son değerlendirmelerinde isabetli ve başarılıydı. Alkışlamadan edemedim.
TELAYNAK

  • Televizyonu radyolaştırmak, daha doğrusu pikaplaştırmak istediğim zaman Digitürk'te 430, 431, 432 numaralı kanallara geçiyorum. D-Smart'ı da bu niyetle elekten geçiriyorum şimdi: Animal Planet, Discovery mesela, ilgi çekici kanallar.Onları da zevkle dinliyorum.
    Okuyup yazarken müzik dinleme usulüm bu benim. Çünkü sohbet, tartışma, dizi yayınları çalışmaya engel oluyor.
    National Geographic'te hayvanlara dair bir belgeseli seyrederken fark ettim ki, insanın asıl gözünü alamadığı programlar bu tür belgeseller. Okumayı bırakıp sonuna kadar, gözümü ayırmadan seyrettim. (The History Channel, National Geo Wild, Zone Reality, İz Tv Vb...)
    Hanımefendi'nin kıyafeti
    Gazetecilerin de çağrıldığı ikinci kabul resmine ben de davetliydim, gidemedim. Evde hastamız olduğu, akşam buluşmalarına bu yüzden katılamadığımız, toplantı İstanbul dışındaysa hiç gidemediğimiz bilinsin istiyorum, ki haksız yere ayıplanmayalım.
    Köşkte Hayrünnisa Hanımefendi'nin ne giydiğini ekranda gördüm, gazetelerde adeta inceledim. Bir hanımın akşam kıyafetini, fotoğrafına bakarak dikkatle incelediğimi hiç hatırlamıyorum.
    Hanımefendi'yi elbette beğeniyorum. Cumhuriyet kabul resmindeki kıyafetini de beğendim. Ünlü modacılar da beğenmiş.
    Ben bu tesettür tartışmasının, barışçı tavırla ve bu tarz kıyafetlerin göze hoş görünür kılınmasıyla aşılabileceğine inanıyorum.
    Kadınların başını örtmesi, benim yaşımdakiler için fevkâlâde bir hal değildir. Büyükannelerimin, halamın, teyzelerimin, yengelerimin başı örtülüydü. İkinci nesilden olan ve muallim mektebine de gitmiş olan annem, 1930'larda başı pekâlâ açıkken, yaşlandıkça örtündü. Bizim neslimizde başını örten yok ailemizde. Yaşlandıkça örtünür olmayı yadırgadığımızı de söyleyemem.
    Lisedeyken, başını örtenleri nasıl eleştirdiğimi unutmadım:
    – Gündeliğe gidenler gibi, diyordum. Saçını taramadan, koy başörtüsünü tepene, ucunu da düğümle çenenin altında, oh e rahat! Eve girip de başınızı açınca, altından çıkan manzarayı gözünüz görmüyor ama...
    Konak terbiyesi almış hanımların saç tuvaleti, başörtüsü de diğerlerine benzemiyordu. Bir bakımın izleri vardı, bir özen ve düzen olurdu başlarında; başörtüleri va bağlama tarzları da çok farklıydı. Sıkmabaş filan denirdi bu farklı taranmalara, saç örmelerine, baş bağlamalarına.
    O hanımefendiler seyreldi, kayboldu ve meydan gündelikçi kadınların baştan savma örtülerine kaldı. Tesettür modası (ve hatta kelimesi de) son yıllarda söylenir oldu.
    Fikri alınan modacıların da dediği gibi, Köşk'teki kabulde Hanımefendi'nin kıyafeti pek güzeldi. (Ayrıntılara girip de alay konusu olmayayım.) Başörtüsü de güzeldi, bana biraz geniş tutulmuş gibi geldi. (Sarığın, kalpağın da irisini ve silindir şapkayı hiç sevmem. Çok fazla havalandırılmış kadın saçlarına Adnan Benk arkadaşım «Apartman kafa» derdi.)
    Ruhat Mengi dün, bu konu üzerinde durmuştu (Vatan, 1 kasım). Kadın kıyafetiyle ilgili Kur'an ayetlerini, numaralarını da vererek «şerhe teşebbüs» edişi başlı başına bir eğlenceydi.