Hangisi daha kötü: Hatırlayamamak mı, yürüyememek mi?

Bu hafta ortopedi hocasına gittim. Beline kuşak dedi, yüz dedi, yürü dedi. Bir de nöroloji hocasına gideceğim. Hafızam hiç iyi değil.

Salı akşamı Mesut Yar’ın CNN Türk’teki gece programına katıldım: Burada Laf Çok. Saat 23.30’da başladı. Bildiğiniz gibi geç saate alışığım, o mesele değil. Benden gayri kimlerin katılacağını sordum programa ve cevabı hemen not ettim:
-Müzisyen ve oyuncu Recep Aktuğ, oyuncu Eda Özerkan ve Japon oyuncu Ayumi Tokana.
Telaşlandım biraz:
-Japonlar daha çok İngilizce bilir. Ben bilmiyorum. Arada tercümanla mı konuşacağız.
-Hayır, hayır! dediler. Ayumi Hanım mükemmel Türkçe konuşuyor. 
*
CNN Türk’e çok oldu gitmeyeli. Çalışanları da, stüdyoları da özlemişim, iyi geldi doğrusu.
Mesut Yar’la meslektaş ve eski dostuz. Diğer üç misafire baktım. Ve Ayumi’yi hemen tanıdım. Başrollerinde Emel Sayın ve Mehmet Ali Erbil’in oynadıkları Aşkım Aşkım dizisindeki güzel Japon kızı. Türkçeyi pekâlâ konuşuyordu. Gülseren Hanım’la dizide en severek izlediğimiz oyuncu oydu. Nitekim o hatırlattı «Bir yazınızda o zaman siz benden söz etmiştiniz» diye.
Diğer iki davetliyi, yani Eda Özerkan ile Recep Aktuğ’u da Aşk-ı Memnû dizisinden hatırlıyorum. Daha çok Recep’i. Gitarı ve farklı-güzel bir sesi olduğunu da o akşam öğrendim. Bir de 1453 adlı, Türkiye’de ve sanırım bir yandan da Meksika’da çekimleri devam eden Fatih Sultan’a ve İstanbul’un fethine dair önemli dizide rolü olduğunu.
İncecik güzelliğiyle Eda da hafızamızda yer edenlerden. Kendine güveni ve cav cav cav cav konuşkanlığı çok sevimliydi.
Mesut’unki sohbet konuları, manşetler ve fotoğraf albümü gibi sevimli aranağmeleriyle güzel bir program.
Şaşılası bir gerçeğimizi dile getirdim, farkında mısınız? Aynı dönemde yaşadıklarımızı daha çok televizyon ekranlarından tanıyoruz. Bunun böyle olduğunu ben, Okan programlarında bana da yer verince anladım. Daha önce de program sunmuşluğum, tanınmışlarla ekran için sohbet etmişliğim vardı. Ama taksi şoförlerinin beni «Hakkı Baba!» diye çağırması, gençlerin sokakta yolumu kesip birlikte fotoğraf çektirelim demesi hep Okan’dan sonra başladı. «Ulan, az tanınmış biri değilim ben de!» budalalığına kapılmamak için insanın biraz tecrübe, biraz da gerçekçi direnişe ihtiyacı oluyor. 

Yaşıtlarımla kısa bir dertleşmedir
Hikâyenin hoş yanları böyle. Gelelim beni rahatsız eden ve üzen tarafına. Recep, o da ayrılırken dedi ki:
-Hakkı Bey, biz sizinle Akatlar Zeytinoğlu Caddesi’ndeki Nilüfer Apartmanı’nda 10 yıl birlikte oturduk, eski komşuluğumuz var.
Bu hafıza zaafı beni mahcup etmekle kalmıyor, bazen de böyle kahrediyor. On yıllık komşu ile televizyon dizisindeki oyuncuyu bir arada hatırlayamıyorum. Elbette özür diledim ve bu yaşlı adamı hoş gördüğünü fark ederek sevindim.
Dönüş yolunda direksiyon refakatçim Fuat, Recep’in her akşam yürüyüşe çıkardığı köpeğini ve eşinin Gülseren Hanım’la dostluğunu da hatırlattı bana. 
*
Ben aynı günün sabahı, çocuklarım nesli hekimlerden ortopedi ve travmatoloji uzmanı Prof. Işık Akgün’e yıllık muayeneye gitmiştim. Bir korse tavsiye etti belime. «Kilo almışsın, yediklerine dikkat ve yürüyüşe mutlaka devam et» dedi. Yürüme bandına hayır demese de haftada birkaç gün yürümemde ve bir o kadar da yüzmemde ısrar ediyor. Darüşşafaka havuzu bize yakın, bir ara Serdar’la birlikte gitmiştik. Işık oğlumun «Kuruçeşme-Bebek, hatta Arnavutköy parkuru yeterli bir yürümedir» demesi de iyi geldi bana. Kendimi daha fazlasına boşuna zorluyormuşum.
Ama eveli akşamki mahcubiyetimden sonra, belkemiğim ve bacak adalelerim kadar beynimle, yani hafızamla da ilgilenmem gerektiğini anladım. Anlamaktan öte, bu acı gerçek kafama dank etti.
Ben Prof. Işık Akgün’le yetinmeyip, tez zamanda beynim ve özellikle hafızam konusunda danışmak ve yardım istemek üzere Prof. Aksel Siva’yı da ziyaret etmeliyim. Hatırlayamamak ile yürüyememekten daha kötüsü, bilerek, yaşayarak söylüyorum ki ikincisi değil.
Gençler kusura bakmasınlar lütfen, bugün daha çok yaşıtlarımla dertleşmiş oldum. Onların da başına gelmeyecek haller değil zaten konuştuklarımız.

Doğrusu perseng mi, yoksa pelesenk mi?
Salih Omurtak, Cihannümâ’nın kıdemli bir okurudur. Onun 30 haziran tarihli mektubunu, Türkçe dosyamı karıştırırken tekrar okudum. Bir kelimenin kullanılışına dair önce örnekler vermiş. 

* «...bir musahibin diline persenk etme’si...» (Salih Özboran, Cumhuriyet, 29 haziran). 

* «Yasal ama, hukukî değil cümlesini diline pelesenk eden’lerin...» (Ahmet Hakan, Hürriyet, 30 haziran). 

* Aynı gün Nilgün Cerrahoğlu, «dillere pelesenk edilen...» (Cumhuriyet, 30 haziran).
Pelesenk’in kerestesi ve yağı kullanılan büyük bir ağaç olduğunu; per-seng’in terazide dengeyi sağlamak için hafif kalan kefeye konulan taş veya herhangi bir nesne olduğu bilgisini de eklemiş, yukarıdaki farklı kullanış örneklerine. Bazı sözlüklerde pelesenk diye bir madde hiç yok, diyor.
Ve mektubunu, yorumu size bırakarak ellerinizden öperim, diye bitiriyor.
Karışıklığı bilmiyor değilim. Salih Bey’e cevap vermeden önce, ben de iki sözlük cildi aldım önüme. İki güvendiğim kaynak. 

* PERSENK veya PERSENG’den başlayalım.
a) Farsça isim pâr-seng’den gelir. «Teraziyi denkleştirmek için kefesine konulan şeydir» diyor Ferit Devellioğlu. Konuşurken, alışkanlık dolayısıyla lüzumlu lüzumsuz «efendim, efendime söyleyeyim, uzatmayalım» gibi tekrarlanan kelimeler.
b) Meydan Larousse. Kelime eskidir. (Farsça «Terazide dengeyi sağlamak için hafif kalan kefeye konan taş vb. ağırlık» anlamındaki pâr-seng’den gelir). Eskiden «Konuşurken gereksiz yere tekrarlanan
söz» anlamında kullanılırdı. Lakırdının persengi de denir. 

* PELESENG’e gelince.
a) Osmanlıca Türkçe Lûgat (yani Ferit Devellioğlu) pelesenk üzerinde pek durmuyor. Sadece botanik bilgi vermiş, o da Farsça belesân («Pelesenk ağacı, balsama ve bu ağacın yağı») hakkında.
b) Meydan Larousse (Devellioğlu’ndan farklı olarak kelimenin Arapça belesân’dan geldiğini söylüyor. İş inada binince ben de MEB’nin Farsça-Türkçe Lûgat’ine baktım; dediği aynen şu: (Belesan: Sıcak memleketlerde yetişen büyük bir ağaçtır, ki meyvesi ve yaprağı ilaçlarda kullanılır. Bundan elde edilen yağa Türkçemizde peleseng yağı denir.) Demek ki kelimenin kökeni konusunda Devellioğlu haklıdır.
Larousse’un dediği de şu: «Dalbergia’nın (yüzlerce çeşidi olan bir ağaç türü) Amerika’da yetişen bazı türlerinden elde edilen değerli kereste. Türlü bitkilerden çıkarılan kokulu reçine.»
«DEYİM. (Bir şeyi) Diline peleseng etmek, o şeyi sık sık söylemek.» 
*
Salih Bey dostum! Anlam tariflerinden anlaşıldığı gibi, deyimdeki kelimenin pelseng olması gerekiyor. Ama ne hikmetse Türkçe, deyimdeki kelimeyi pelesenk olarak benimsemiş. Nitekim Türkçe Sözlük de göndermeyi persenk’ten peleseng’e yapmış, yani peleseng’in ağır bastığını kabul etmiştir. Doğrusu o da olsa, perseng’de ısrarın bir anlamı yok.