Hayalimdeki cumhurbaşkanı

Halkoylaması biraz uzun da olsa (Uzun dediğimiz, birinin 12 diğerinin 10 harfli kelimeler olması) referandum'u benimsemeliyiz.

Halkoylaması biraz uzun da olsa (Uzun dediğimiz, birinin 12 diğerinin 10 harfli kelimeler olması) referandum'u benimsemeliyiz.
Milletvekili seçiminden daha sade bir işlemdir, yarın bizden istenen. Aday listeleri yok. İki oy pusulasından biri sandığa atılacak; bize sorulan suale «Evet» demek istiyorsanız beyaz renkli pusulayı, cevabınız «Hayır» ise kahverengi pusulayı kullanacaksınız.
Sokakta insanlarımıza uzatılan mikrofonlara verilen cevaplar sizin de kulağınıza çalınmış olmalı. Bana öyle geliyor ki, AKP iktidarına taraftar olanlar beyaz, karşı olanlar kahverengi oy verecek.
Genel seçimlerden farklı olarak, bu oylamada sandık başına gitmeyenler para cezası vermeyecek, diye biliyordum. Emin olmadığım için yazmadım. Para cezası halkoylamasında da varmış. Daha önceki haberlere güvenip de gitmezlik etmeyin.
Dün Muharrem Sarıkaya «balotaj» lafı ediyordu (Sabah): Katılım çok az olsa da yarıyı geçer sayıda oy yeterli sayılacak mı? Yoksa en az şu orana ulaşılması diye bir şart var mı? Neyse, zihnimizi bulandırmayalım. Geçelim!
Yeterli bilgimiz var yok demeden, yarın kuzu kuzu sandık başına gider, oyumuzu kullanırız.
*
Ben, tabiat ve hayat kadar, insan eseri kurumlara, bu arada özellikle aileye ve devlete saygılı bir «kimesne»yim. Tartışmasına tartışırım da, bu kurumları da langır lungur inkâr edebilenler safında yer almam.
Devlet başkanını meclislerin veya halkın seçmesi, hukukun ve siyaset biliminin yıllar yılı tartıştığı bir konudur. Bugün üzerine eğilmeye kalksam, eski ders kitaplarımı çıkarıp, en azından nazarî bilgimi tazelemem gerekir.
– Hukuk okuduğunu unut da, sıradan bir vatandaş sıfatıyla bu konuda ne düşündüğünü söyle, derseniz bana, hatırınız için haddimi aşmayı göze alabilirim.
Meclis'in seçmesi çoğu durumda cumhurbaşkanının, bir önceki milletvekili seçimini kazanmış partiden olması anlamına gelir.
Seçilme şansı birbirine yakın iki büyük partili düzenlerde durum tersine dönebilmekte, o zaman da meclis çoğunluğu ile muhalefete yakın devlet başkanı arasında çıkabilecek anlaşmazlıklar mesele olmaktadır.
Benim tercihim, buna hayalim demek daha doğru olur, evet iki büyük partili düzende, halkın, o partiler dışında benimsediği bir tarafsızı devlet başkanlığı makamına oturtmasıdır.
Ama siyaset gerçekçilerin işidir, bunu da bilmiyor değilim.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (İsmail Kulakçıoğlu)

  • «Müslüman mahallesinde salyangoz satmak» sözünün kaynağı ve tam anlamı nedir?
  • Fotokopi çektirmeye gelenler «Fotokopi alabilir miyim?» diyorlar. Bu doğru mudur?
    – Ayverdi Sözlüğü'nden aktarıyorum: «Bir fikri veya davranışı, onu benimsemesine imkân olmayan bir çevrede savunmak». Kaynağını bilmiyorum.
    – Kopya ve suret çıkarılır. Kopya çekme'nin ayrı bir anlamı var. Fotoğraf çekilir ve basılır; makineyle çekilir ve karanlık odada banyo edilerek basılır.
    Fotokopi de çekilir, diye biliyorum. Faks için de, tıpkı telgraf gibi «çekmek» demiyor muyuz?
    Ben dinlerken hüzünlendim
    Gazete sahibi ile gazete de çalışanları, işçi-işveren ikilisi olarak göremedim gitti; aramızda büyük anlaşmazlıklar çıktığı zaman bile...
    Çok tartıştık bunu arkadaşlarla kendi aramızda. Ben ,eski günlerden söz ediyorum, gazetenin sorumlusu olarak patronla bire bir tartışma dışında, bir yanda tek başına patron, beride bütün gazete çalışanları olarak, birbirimize saatlerce laf yetiştirdiğimiz bir günü de hatırlarım. 212 Sayılı Kanun'un kabul edildiği, 27 Mayıs ertesi, Babıâli'nin ayağa kalktığı günlerdi.
    Bu geniş kadrolu, biraz da dengesiz toplantıda bir sonuca vardınız mı, diye sormayın. Bizim mesleğimizin, belki de çözümü imkânsız bir meselesedir bu. Benim düşünceme göre, gazete dediğimiz kurum ile, mesela bir fabrikanın mülkiyeti ve işletmesi arasında adı hâlâ konulamamış, ama çok önemli bir fark var. Sahiplik ve işçilik açısından radikal bir farklılıktır bu.
    Bence meselenin en tuhaf yanı, sözünü ettiğim farkı, patrona olduğu kadar çalışana da anlatmanın çok güç, belki de imkânsız olmasıdır. Ben bu farkı taraflara anlatabilirim ümidiyle yıllar yılı çok nefes tükettim. Sonunda bir karara da vardım: işimizin icabıdır, bizim sorumluluğumuzdadır amma, bu farklılığı önce idrak etmek, sonra karşılıklı bir anlayış ve anlaşma ortamında uygulamak, sürdürmek, yaşatmak o kadar kolay, hatta belki de mümkün değil.
    Kanaltürk'te Arkadaşım Emin Çölaşan ile Patronum Aydın Doğan'ın karşılaşasında -seyirci olarak- ben de hazır bulundum. Geldikleri noktada iki tarafmış gibi konuştular. Şu 2000'li yılların bence de çok başarılı iki gazetecisidir konuşanlar; biri patron, öbürü köşeyazarı olarak.
    Sorabilirsiniz bana, ikisinden de yaşlı bir gazeteci oluşumu dikkate alarak:
    – Peki, onları dinlerken ne hissettin, diye.
    Tek kelimelik bir cevapla yetinirseniz, söyleyeyim:
    – Hüzünlendim!
    Daha fazlasını ısrar etseniz de söylemem, söyleyemem. Bana her zaman gösterdiği ilgi ve anlayış sebebiyle Patronumu, onu eleştirdiğimde bile bana cânüyürekten ağabey demeyi sürdüren Meslektaşımı rencide ederim endişesiyle değil sadece...
    Aynı zamanda, gazetenin sahibi ve çalışanı olarak biz gazeteciler, benim yukarıda kısaca değindiğim meseleyi henüz kendi aramızda halledememiş olduğumuz için... Okurlara da söylemenin sırası, bundan sonra gelecektir.