Hayır, «Nereden nereye?» değil

Yavuz Donat'ın Köşe yazarlığı tarzı hepimizden farklıdır; ahkâm kesip yorumlamaktansa nakletmeyi tercih eder. Belli ki sevdiklerini, merak ettiklerini ziyaretten ve sohbetten...

Yavuz Donat’ın Köşe yazarlığı tarzı hepimizden farklıdır; ahkâm kesip yorumlamaktansa nakletmeyi tercih eder. Belli ki sevdiklerini, merak ettiklerini ziyaretten ve sohbetten hazzeden bir gazetecidir Yavuz. Çoğu pek ilgi çekici olan bu sohbetlerden, Allah razı olsun bizi de haberdar eder.
Dünkü yazısında «Hayalinizi söyler misiniz?» diye bir sual sorduğu siyasetçi hanım, AKP Hükûmeti’nin yeni Millî Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu idi. Benim rical-i devletten pek tanıdığım yok iken, kendisiyle tanışmışlığımız, hatta masadan masaya iki laf etmişliğimiz de var. Bu demektir ki hakkında göz kararıyla da olsa bir fikir sahibiyim.
Yazıyı hemen okudum. Çünkü köşenin yukarısında Nimet Hanım’ın, aşağısında efsanevî Maarif Vekilimiz Hasan Âli Yücel’in fotoğrafları vardı. Yavuz’un bugün de muzipliği tuttu galiba, (Öyle bir huyu, alışkanlığı yoktur halbuki) ikisini kıyaslayacak mı nedir, diye telaş ettimse de yanılmışım.
Meğer Çubukçu Hanım, Yücel’in bir konuşmasını okumuş, tam metni Yavuz’a da gönderecekmiş.
Gene de güzel bir jest, kıymetbilirliktir.

Sait Faik’in «Şehrâyin»i
Geçen gün bir yazımda Şehrâyin kelimesini kullanmıştım. Bilmeyen olur diye tarifine çalışırken, Sait’in (Faik Abasıyanık’ın) tarifi pek güzeldir, bulabilsem size onu naklederdim, diye yazdım. Bu tarifin hangi kitabının hangi hikâyesinde olduğunu hatırlamam ne mümkün?
Bilgisayar’da yazma işini bitirdikten sonra Melek internet’te bulmuş getirdi. Havuz Başı adlı kitabındaymış. Son satırlarını da ezbere bildiğim bir hikâyedir. Adı da Şehrâyin’miş meğer.

«Doğru dürüst manasını bile bilmiyorum. Edebiyat yapmıyorum. Sahiden bilmiyorum. Şöyle anlar gibi olmuyor değilim. Ama sanmam ki bu yazıya başlık koyacak kadar yetsin.
«Meşaleler, fenerler, kestane fişekleri; mavi, yeşil, kırmızı yanan, yıldız yıldız dökülen -o, çocukların ellerinde döndüre döndüre salladıkları telden yapılmış, bir kısmı da güneş parlaklığında- magnezyumlu maytaplar, kâğıttan bayrak, marş, mızıka, süslü araba, dizginine çevreler bağlanmış, at, fayton, izci, bahriyeli, Mehmetçik; donanmış daire...
«Saydıklarım, usanıp da saymadıklarım bir yerden geliyor, hep bu kelimenin etrafını sarıyorlar, şu şehrayin kelimesini de hiç sevmem. Bayramları süslenmiş arabaları, kalabalığı.
«İşte böyle bir gecede kendimi, fıçıları odalar kadar büyük olan bir meyhanede buldum. (...)
«Meyhaneden çıktım. Şimdi ahşap evlerin son ışıklarını seyir için kanapeye oturdum. Saat kim bilir kaçtır? (...)
«Bütün kahveler, meyhaneler kapandı. Şehir, rüzgârsız ağaçlar gibi serin bir sessizliğe gömüldü. Canım bir yağmur yağmasını istiyor. Gözümü, gönlümü ıslatacak bir yağmur.
«Demin meyhanede bir adaya gitmiştim. İmroz muydu, Kıbrıs mıydı, Malta mıydı, Sakız mıydı? Sahilde motor beni bekliyordu. Deniz kestaneleri yemiştim. Üstüne mürekkep balığı çorbası içmiştim... Kapkaraydı çorbam. Fıçının musluğundan Eleni`nin bileği kalınlığında akan şarap, yine mosmordu. (...) Şarap içerken o sıra, hiç olmazsa dostum, düşmanım vardı. Sokağa çıkınca, kimsem kalmamıştı. Hiç kimsem. Dost istemiyorum. Bir düşmanım olsaydı. Keşki bir tek düşmanım olsaydı da onu düşünseydim.
«Evet, bir yağmur yağsın istiyorum. Camlardan düşüncelerimizin resmini, haritasını çizerek aksın, şakır şakır dökülsün. Ayakkabılarımı elime alayım, paçalarımı sıvayayım. Sokaklardan:
«Yağmur yağıyor / Seller akıyor / Arap kızı / Camdan bakıyor! şarkısını söyleyerek...
«Ah! Şakır şakır, gönlüme bir yağmur yağsın da bak!»

Dil Yâresi
* Pazar akşamı Okan’ın Medya Kralı’nda basın-yayın’dan gayri her şey vardı. Misafirlerimizden biri de Janset. Ben onu iki dizide kaçırmadan seyrettim. Adlarını hatırlayamam, birinde büyük şehre göçmüş bir arada oturan iki kızkardeşten «şehirlileşmiş» olanı; diğerinde evine, küçük kız çocuğuyla birlikte uşak alan bir ev sahibesiydi. Oyun tarzını da, sahici güzel ve zarif kadın niteliklerini de çok sevmiş ve beğenmiştim.
Başka güzeller vardı misafirlerimiz arasında, Özge Uzun ve Merve Sevi. Okan ile Beyazıt onları methederken, ben de aşka geldim, lafa karışarak Janset’e dair hissettiklerimi ve düşündüklerimi söyledim. Bir dediğimi, kayda geçsin diye tekrar etmek istiyorum.
– Janset, tiyatrolarda ve gelmiş geçmiş filmlerde benzerine kolay kolay rastlayamayacağınız bir «güzel-komedi oyuncusu»dur. Komedilerde güzel kadınlara daha çok sahne dekoru olarak yer verilir. Dünyadan söz ediyorum, ki bizde de bu böyle olur.
Janset’i tarif ederken, leziz bir oyun üslubu ve kişiliği vardır (sahnede, ekranda), diyecektim. Kelimenin mecazî anlamı («zevk veren, hoşa giden») pek bilinmez; onu da anlatmaya çalışarak. Laf uzamış olacaktı, ki bu da Okan’ın hiç hazzetmediği şeydir.
Şimdi burada denemek istiyorum. Yani Janset niteliğinde ve kıvamında bir komedyeni anlatmaya yarar sandığım kelimeyi, ifadeyi söylemeye çalışacağım size.
Lezzet’ten gelir bir kelimedir, onun çoğulu, lezâiz; «Hoşa gidecek, insanı mutlu edecek şeyler, özellikler» anlamındadır. Lezâiz-i   dünyeviye, vardır; lezâizi uhreviyye vardır. Hüseyn Cahit «Medeniyetin ruhu besleyecek lezâiz-i manevîyyesi»nden söz eder. Yahya Kemal, benim hocamı methederken «Bir lübbüdür (özü, aslı) cihanda      elezz-i (en lezzetlisi) lezâizin / Her mısra-ı güzîdesi Fâruk Nâfiz’in»der. (Okan bağışla lütfen, bak seyirciyi sıkabilecek hatıraları birkaç yılda bir dile getiriyorum.)
Evet efendim Janset, kolay tarif edilemeyecek değerde, müstesna bir oyuncudur.