Hepimiz geveledik durduk da adını İsmet Berkan koydu...

Bazen sevinerek, bazen esef ederek «Sen benden çok yaşayacaksın!» deriz ya... Dün de İsmet Berkan dedirtti bana bunu. Bir dediğini okuduktan sonra, kalemi bırakıp ayaklandım.

Bazen sevinerek, bazen esef ederek «Sen benden çok yaşayacaksın!» deriz ya... Dün de İsmet Berkan dedirtti bana bunu. Bir dediğini okuduktan sonra, kalemi bırakıp ayaklandım. Odamda dolaştım bir süre. Evet, bizimki sohbet veya tartışma, ya da konuşma değil, yazışmanın bir çeşidi. İsmet’in her gün beni de okumaya vakit ayırabileceğini sanmam, ama ben onun her yazdığını okurum. Beğenerek okurum. Ama beğenmesem de okurdum. Benim öğrenip benimsediğim gazetecilerden oluşan takımların algılama tarzı budur. Genel Yayın Yönetmeni hadiseleri, meseleleri günbegün nasıl değerlendirmektedir, o gazetenin yorumcularından biri de ben olduğuma göre, bunu bilmem ve peşini bırakmadan takip etmem gerekir.
Eskiden olduğundan daha çok gerekir hem de. Yönetici ve gazeteci, hemen daima bir arada olurdu eskiden. Şimdi öyle mi? Ne gezer a iki gözüm efendim... Yıl geçiyor da ben Genel Yayın Yönetmenimizle bir araya gelemiyorum. İlk zamanlar yayıma başlama günümüzü her yıl bir lokalde buluşup kutlardık. Takım içi ilişkiler, hele anlaşmazlık ve kavga yoksa aranızda, zamanla yaşlı karı-koca birlikteliğine benziyor, n’eylersiniz!
Dün, benim de sık sık etrafında gezindiğim bir düşünceyi, endişeyi, teessüfü pek bir güzel kaleme aldı İsmet.
Es geçenler veya yeterince üzerinde durmayanlar için aynen aktaracağım. Bakın ne dedi:
«Az önce, yapay veya gerçek bölünme konularımızın üstünden siyaset yapıldığını söyledim. (Benim kabaca, «yarma şeftali tabiatımız» dediğim hal.) Bu alanlarda siyaseti sadece siyasî partiler veya sivil toplum örgütleri de yapmıyor; maalesef bizim ülkemizde asker de bu alanlarda siyaset yapmayı seviyor, ama tabii onlar düpedüz siyaset yapıyor gibi gözükmemek için («yapar görünmemek için» anlamına gelir) o alanı önce millî veya güvenlikle ilgili bir temel konu haline getiriyorlar.» (...)
«Asker elini sivil alana attıkça, geriye bir sivil alan bırakmıyor. Belki de Türkiye’de muhalefet yokluğunun arkasında bu sebebi de aramalıyız.» (...)
«Ne kadar farkındayız bilmiyorum, ama askerin siyasî tartışmaların içindeki rolü ve bu rolü oynama biçimi, Türkiye’yi -bırakın muhalefet yapmayı- eleştiri bile yapılamaz bir ülke haline getirmiş durumda.»
*
Türkiye’nin böyle bir meselesi, tıkanıklığı olduğunu ben 27 Mayıs ertesinden beri yazarım. Gayri resmî parti başkanı pozisyonundayken, Çevik Bir’in, Patrona ısrarla ve Erol Özkasnak aracılığıyla yazarak benden şikâyet etmesinin sebebi de buydu. (Şikâyet ettiğiyle kaldı, bildiğiniz gibi.) Benim köşemde, Hilmi Özkök Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’nı diğerlerinden daha çok benimseme sebebim de esas itibariyle buydu; onun gayri resmî parti başkanlığı oyununa hiç heves etmemesi.
İsmet Berkan’a eline sağlık derken onun, birçok köşekadısı dosta da tercüman olduğunu düşünüyorum. Anormalliği herhalde çoğumuz fark ediyor, ama bizim Yönetmen kadar açık seçik ifade etmeyi beceremiyorduk.
Bu büyük yanlışın apaçık adını daha önce bir koyan olduysa lütfen ses etsin! Ya da biriniz beni uyarın ki ona, özür dileyerek teşekkür edeyim.
Teşhis tedavinin ilk yarısıdır, diye bir özdeyiş mi var, yoksa bu benim içimden gelen bir temenni midir, bilemedim.

Başbakan böyle çalışamaz ki
Patronlarım oldu. Farklı insanlardı. Kavga etmediğimiz azdır; kimini az, kimini çok, ama hepsini sevdim. Sevemeyeceğim insanla yan yana gelmek bile istemem. Benden uzak olsun!
– Hiç kötü patron görmedin mi yani?
– Gördüm, babamın patronu öyleydi. Adam değildi yani.
– Nasıl biriydi peki?
– Babam devlet memuruydu. Ve devlet, babamdan bilirim ki hiç de iyi bir patron değildir.
*
 Hasan Celâl Güzel devlet memurunun dik âlâsıymış. Der ki:
– «Rahmetli Özal’ın Başbakanlığı döneminde, Başbakanlık Müsteşarı olarak bendeniz ile Başbakanlık Müşaviri ve merhum Ahmet Kahveci elimizden geleni yapmış, ama dinlemelere mâni olamamıştık. Özal ile çok gizli bir şey konuşacağımız zaman, Başbakanlık Konutu’nun bahçesine çıkar ve ağzımızı elimizle saklayarak konuşurduk.»
Devam ediyor: «Bizi endişeye düşüren kendi istihbarat birimlerimiz değil, yabancı istihbarat servisleriydi. Bir cumhurbaşkanının, bir başbakanın telefonlarının dinlenmesi tasvip edilemez; ancak bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu bir gerçektir.»
Ben böyle bir hali tasavvur edebilmiş değildim. Başbakan ve yakın yardımcılarından biri, ne kadar âcil ve mühim olursa olsun, bir başkasının işitmesini istemedikleri bir konuda konuşacaklarsa, kara yağmura bakmadan bahçeye çıkıp birbirlerine sokulmak ve birbirinin kulağına fısıldamak zorunda... imişler.
Güzel’in bugün için tavsiyesi de şu: «Anayasanın gerekli hükümleri değiştirilmelidir. Ak Parti, MHP ile anlaşarak demok-ratik rejimin üstündeki bu tehdidi bertaraf etmelidir.»
...ki Başbakan ile Müşteşarı makamlarında konuşabilsinler, öyle mi?

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Murat Uysal)

* Okul yıllarından hatırladığım şu kural, doğru mudur yoksa yanlış mı, diye size sormak istedim.
Özel isimlerin sonundaki «k» harfinden sonra bir ek geldiğinde, «k» gene orada kalır, ama adımız bir kesme imiyle ondan ayrılır, diye biliyorum.
Ve buna rağmen o «k»yı biz «ğ» olarak telaffuz ederiz. Bilmem yanılıyor muyum?
– Hayır, yanılmıyorsunuz. Ali Küçük, «ün» ekini alacaksa, Ali Küçük’ün yazılır ve «Ali Küçüğün» diye okunur.
Kural bu.