Her gün yazmak bence, yazanın sağlığı açısından da faydalı bir iş değil

Köşekadılarının hepsinde olan ortak özellik nedir, diye sorsam size, hemen bir cevap veremezdiniz herhalde.

Köşekadılarının hepsinde olan ortak özellik nedir, diye sorsam size, hemen bir cevap veremezdiniz herhalde.
Benim bir cevabım var. Ben de onlardan biriyim nihayet.
– Herkesin bildiğinden daha çoğunu bildiklerine inanırlar. Kimseye, kendilerine bile yüksek sesle söylemeseler de... zihinlerinde böyle bir cümle hiç şekillenmemiş olsa bile, derinden derine öyle düşünürler. Böyle bir üstünlükleri olduğuna söylemeden inanırlar.
Her gün yazmaya başladığımda 30 yaş civarındaydım. Muzip-muzır arası haberlerden oluşan bir derlemeydi benimki. Yazı başlığım da, o yıllarda icat edilmiş bir deyişti: Fısıltı Gazetesi. (Kendi adımla yazmıyordum. Benim için haber derleyenler daha çok kadın gazeteciler olduğu için, imza olarak bir kadın adı uydurmuştum, Sabiha Deren diye...)
*
Fıkra muharrirliği («köşeyazarı» lafı icat edilmemişti daha) heves ettiğim bir iş değildi. Yeni Sabah’ın üç köşeyazarından biri Nezihe Araz’dı, arkadaşım.
– Müslüman din adamları cuma, Museviler cumartesi, Hıristiyanlar pazar günü ibadethanelerinde vaaz ederler. Yıllar yılı anlattıkları da kutsal kitapları. Ama siz, her tür insana yol gösteren vaizlersiniz hepiniz, hem de haftada bir değil her Allahın günü, diye ona takılırdım.
Diğer iki yazar (Şükrü Baban ve Sabri Esat Siyavuşgil) üniversiteden hocalarımdı; görgüleri ve bilgileriyle çok seçkin iki ilim adamı. Öyleyken yaptıkları gene de bana bir tuhaf gelir, ama ağzımı açıp da bunu onlara elbette söyleyemezdim. Benim aralarına karışmamı en çok isteyen, Patron nezdindeki nüfuzunu o yönde kullanan da Şükrü Hoca’ydı zaten, biliyordum. Yeni Sabah’ta, sonra Meydan ve Tasvir gazetelerinde Fısıltı’yı yıllar yılı yazdım. Patron Sefa Bey ile hoca Şükrü Bey sağ olsalar da «Hakkı devam et!» deseler bugün de yazardım. Ama Nimet Arzık yok, Seyfettin Turhan yok; Nezihe Araz arkadaşım hasta, yatağından kalkamıyor, bana destek olacak halde değil; haberleriyle beni besleyecek muhabir arkadaşlarım da yok... Hoş aklından bana bunu teklif etmek geçecek biri de yok ya!
Ercüment Karacan ve Abdi İpekçi zamanında Milliyet’te tekrar başlamıştım 60’larda, yarım kaldı; o Patronun dostları tedirgin olduğu için. Çok yıl sonra Milliyet’te Serdar’la birlikte artık kaçıncı defa ise bir daha başladık. Hayır «fısıltı» anlayışıyla Milliyet gazetesi gene bağdaşamadı.
*
Laf lafı açtı, oysa söylemek istediğim bunlar değildi.
Köşekadılarını biraz konuşalım istemiştim. Fısıltı Gazetesi’nin lafını ederek belki de sözü, bu benim en azından yarım asırlık işimdir demeye getirmek istedim. Böbürlenmek işimizin icaplarındandır. Başlarken de söylediğim gibi, her gün vaaz ediyorum, çünkü aklım ve bildiklerim beni buna zorluyor; bana nasip olmuş bu nimetleri okurlarımla paylaşmaktan kaçınırsam insanlık borcumu, göre-vimi ihmal etmiş, günaha da girmiş olurum anlamında laflar ederek kendimi belki de mazur göstermeye çalışıyorum. Aklın alacağı iş değil yoksa, bu bizim yapageldiğimiz.
Şu geldiğim noktada bana:
– Peki arkadaş amelimanda halinle sen gazetede ne yapmak isterdin ki halinden şikâyetçisin, diye sorsanız.
Aslında size söylemek istediğim de buna benzer bir sualin cevabı olabilecek şeylerdi.
*
Zeynep kızımdan öğrendim, rahmetli anacağı gibi o da, iki ayaklı ansiklopedilerdendir. Laf arasında:
– İkiz, üçüz, dördüz doğumları da giderek artıyor, dedi.
– Neden, anlamadım?
Anlayacağım dille anlattı:
– Kısırlık tedavileri ve tüp bebek uygulamalarının etkisiyle eskiden olduğundan daha çok «çift yumurta ikizi» dünyaya geliyor.
İkizler, üçüzler ve daha çoğu konusunda yapılmış istatistikler vardır herhalde dünyada ve Türkiye’de. Durum nedir, diye sordum.
– Artık o kadarını bilmiyorum, dedi Zeynep.
Ben de işte tam bunu bilmek, yani önce doğru dürüst bilgi edinmek isterim. Daha sonra öğrendiklerimi, iyi düzenlenmiş bir bilgi paketi halinde, işin içine gazetecilik maharetlerini de katarak okurlarıma aktarabilmek. (Maharetten maksadım, okurun rahatça okuyup anlayacağı, okurken aklına gelecek suallerin cevaplarını da bulacağı ve onu sıkmayacak kıvamda yazılar kaleme alabilmektir. Araya sos olarak mesela Tayyip Bey’i katabilirsiniz. Punduna getirip dersiniz ki ona, her aileden en az üç çocuk bekliyorum diye boşuna nefesinizi tüketmeyin! Bakın «sun’î ilkah» [tohumlama] uygulaması tek seferde iki, üç, dört çocuk dünyaya getiren annelerin sayısını hızla artırıyormuş.)
Bu konuda en geniş ve güvenilir bilgiyi nereden, kimlerden alacağımı Allah için bilirim. Yazımı hemen -saat en geç 5’e kadar diyelim- teslim etmek zorunda olmayacağıma göre, kitapları, arşivleri de karıştırabilirim. Uzmanlarla yetinmem, müstakbel anaların, babaların bu konudaki düşüncelerini de, öğrenmeye çalışırım.
Ve oturur, herkesin merak ettiğinden, edeceğinden emin olduğum bu konuda edindiğim bilgileri, eleştirilerle, önerilerle tamamlamayı da ihmal etmeden -ve uzun kısa diye hesaplar da yapmadan- yazarım. Bir günde yayımlanamayacak boyuttaysa yazı işleri ne yapacağını kararlaştırır. Birinci sayfadan girer ve haber-yazıyı iyi değerlendirirlerse ayrıca mutlu olurum.
Daha başka konulara eğilme hevesim ve heyecanım artar. Yaptığımı kendim de beğenebilirim. Belki zamanla az bilip-çok yazar olma duygusundan da kurtulurum.