Huysuz Virjin'i anlayamamak

Kıymet bilmek diye bir deyim var Türkçe'de; «(Bir şeye veya kimseye) Taşıdığı değere yakışır şekilde davranmak, davranışını ona göre ayarlamak» diye tarif edilir.

Kıymet bilmek diye bir deyim var Türkçe'de; «(Bir şeye veya kimseye) Taşıdığı değere yakışır şekilde davranmak, davranışını ona göre ayarlamak» diye tarif edilir. Karacaoğlan sonradan yüreğine işleyen bir acıyı, Bilemedim ana baba kıymetin / Arkamızda karlıca bir dağ imiş, diye anlatır. Muallim Naci'nin bilgece deyişini de unutmayın: Marifet iltifata tâbidir / müşterisiz metâ zâyidir.
Ana baba kıymetin'in ben de oradan girmek istiyorum söze. Kıymetin adı Pele olduğu zaman nasıl hareketlendiğimizi görmüyor değilim.
– Ama o dünya çapında bir kıymet, diyeceksiniz.
– Dünya çapında kaç Süreyya Ayhan'ımız oldu bizim? Naim Süleymanoğlu nerelerde, vaktini nasıl değerlendiriyor, halter ustası olarak genç sporcularla ilgilenmekte mi, diye sorsam, cevabınız ne olur?
Sahiplenmekte ölçümüz dünya çapında şöhret (ve hele hele) kıymet ise, sorarım size:
– Nâzım Hikmet'in kıymetini ölümünden sonra olsun bildik, diyebilir misiniz?
– Adnan Saygun'un, Leyla Gencer'in, İdil Biret'in, Meriç Sümen'in alacaklarını ödediğimizi düşünebilir misiniz?
– Kıymet bilmezliğimizin son örnekleri olan Cüneyt Gökçer'i ve Yıldız Kenter'i, Macide Tanır'ı ve diğerlerini sorsam, içiniz rahat mı?
– Kemal Derviş ile Orhan Pamuk'a ne diyeceksiniz? (Dünya çapında şöhret kıstasında hâlâ ısrarlı mısınız?)
Son bir sual daha:
– Seyfettin Dursunoğlu'nun ekranda Huysuz Virjin olarak görünmesindeki sakınca neydi? Dünya çapındaki bu gösterinin orta oyunundaki zenne'nin başarılı bir devamı, günümüze uyarlaması olduğunu anlamak için dâhi olmak mı lâzım?
Dil Yâresi

  • Türkçe'nin hayvanlar ve eşya konusunda biraz nobran ve antidemokratik olduğu söylenebilir.
    Bu tutumun belirtilerinden biri, özne çok sayıda hayvan ve eşya olduğu zaman fiilin tekil kalması, yani insanlar için olduğu gibi «çoğul özneye fiilin çoğul çekimi» kuralının işlememesidir. Köpekler havlıyorlardı, dalgalar sahili dövüyorlardı, denmez; sayıları çok da olsa havlıyordu, dövüyordu demekle yetinilir.
    Bu eşitsizliğin başka örnekleri de var, ki sözlüklerimizin çoğunda ihmal edilmiştir. İhmal etmeyene örnek Ayverdi Sözlüğü. Orada gebe, «Karnında yavru bulunan (dişi)» diye tarif ediliyor. Hamile'nin tarifinde bir fark var: «Karnında yavru bulunan (kadın).»
    Kısa ifadesi de şudur: hayvanlar hakkında hamile kelimesi kullanılmaz, gebe denir. Türkçe'de hamile daha saygılı bir ifade sayılmıştır.
    Radikal'in «İlk yerli kopya koyun aramızda!» başlıklı haberinde «iki koyunun hamile kalmış» olmasından, koyunların «hamilelik dönemi»nden söz ediliyordu (22 kasım). Gereksiz bir saygı ifadesidir.
    Not. Aynı haberdeki sezaryan imlası da yanlış; doğru yazılışı sezaryen'dir.
    Köşk'te akşam yemekleri
    Ahmet Sezer Çankaya'da yapayalnızdı. Ben aslında Atatürk de yalnızdı, diye düşünürüm. İçkili akşam sofralarına isyan eden Latife Hanım'ın büyük hatası, bu çok farklı yalnızlığı algılayamamış olmasıdır.
    Siz «Niye yalnız olsun ki?» diye sora-durun, ben devam edeyim. Atatürk'ün yalnızlıktan kurtulduğu tek yer ve zaman, Çankaya'daki bol misafirli o akşam yemekleriydi. Daha çok sevdiklerini, bir bilgi ve fikir alacağı, bir de tanımadığı halde merak ettiği kimseleri çağırırdı o sofraya.
    İçki hep vardı. Ama sazlı eğlenceli bir sofra değil. Katılanlardan öğrendiğimize göre, farklı fikirlerin, meselelerin, hadiselerin ve kişilerin enine boyuna, sabahlara kadar konuşulduğu bir sofra.
    *
    Abdullah Gül de Köşk'te akşam buluşmalarını düşünüyor, dediler. Ahmet Hakan, «Benim ne eksiğim var içgüdüsüyle kurulacak, bir Abdullah Gül sofrası» diyor (Hürriyet, 23 kasım). Dediğine göre ilk çağrılacaklar da belirlenmiş: Talat Halman ve Halil İnalcık ile başlanacakmış.
    Faydalı olur bence! Yanlış anlaşılmasından korkarım amma, kanaatimce AKP ileri gelenlerinin, davetlileri akıllıca seçilmiş bir sofrada yapılacak uzun konuşmalardan ciddî istifadeleri olabilir.
    Benim hiçbiriyle yakınlığım yok. Uzaktan edindiğim izlenimlere dayanarak söylüyorum.
    Reklamlar
  • Kırmızı, yusyuvarlak bir halının üzerinde, ayaklarını bir milim bile oynatmama kararlılığı ile dikilmiş, bana sesleniyor:
    – Adım Adnan Akıncı, diye başlayıp, sanırım yeni bir alışveriş ve yaşam merkezi olan 3. CADDE'nin reklamını yapıyor.
    Bir kere, iki kere değil... Her gün belki yirmi, otuz kere, belki daha fazla, saymadım.
    Kolları dışında bedeni hareketsiz. Söze başlarken, kapalı yere girmiş de şapkasını çıkarırmışçasına gözünden gözlüğünü çıkarıyor.
    Sonra tekdüze bir tonda laflar ediyor. Dudaklarını oynatması yetmiyor, boyun adalelerini harekete geçirip, başıyla kendi söylediklerini onaylaması da gerekiyor. Yüzünde, gözlerinde ifade sıfır.
    Bu, reklamcılıkta insanı sinirlendirerek ilgilendirmenin yeni bir yolu mudur? (Ben kendimi, televizyonun sesini hemen kısarak Adnan Akıncı Bey'in etkisinden sakınmaya çalışıyorum.)