İki büyük ilahıyatçımızdan Tayyip Bey ile ilgili bilgi rica edeceğim

İnsan beşer, kuldur şaşar demeyi pek biliriz de, şaşkınlığımızı fark edince özür dilemeyi kendimize yakıştıramayız. Şiirimizde bir özür dileyene rastlamak için mâniler semtinde gezinmek gerektir...

İnsan beşer, kuldur şaşar demeyi pek biliriz de, şaşkınlığımızı fark edince özür dilemeyi kendimize yakıştıramayız. Şiirimizde bir özür dileyene rastlamak için mâniler semtinde gezinmek gerektir: Entârisi al basma / Her lâfa kulak asma / Kabahat bende ise / Nazlı yârim sen küsme.
– Beş vakit namazını kılan, otuz Ramazan oruç tutan bir mümin değilsin. Şimdi bu semtlerde ne arıyorsun, diye terslemeyin beni. Dinleyin hele!
Bu nihayet bir pazar yârenliğidir. İşi fazla ciddiye almanın yeri değil. Ve unutmayın ki ben, din îman konusunda vaaz etmeye kalkacak kadar kendini ve haddini bilmez biri de değilim.
Pazar sohbetlerinin konusunu cuma günleri belirlemeye çalışırım. Hafta sonu essahtan iki gün boyu dinlenebilmek için. Bu cuma bildiğiniz gibi Ramazan ayının ilk günüydü. Cumartesi günü Cihannüma’da yer alacak yazılarla meşgulüm. Bir ara ekranda Başbakanı gördüm.
Beşiktaş’taki Bezmiâlem Valide Sultan Camiinde kıldığı cuma namazı ertesi gazetecilerin suallerine cevap veriyordu. «Bugün Ramazan’ın ilk günü. Bakayım ne diyecek diye, elimdeki kalemi masaya bırakmıştım ki sualli cevaplı mülakatın güncel konularla başladığını fark ettim.
Demokratik açılımın ne kadar açıldığını sordu bizim çocuklar. Başbakan sözü kestirmeden, şu andaki sıkıntı noktamız dediği teröre getirdi. Gayretimiz aynı zamanda «Ülkemizdeki tüm etnik unsurların birbiriyle dayanışmasını sağlamaya yönelik bir adımdır» diye bağladı.
Sezen Aksu’nun onu telefonla arayışını sordular. Sanatçımızın hassasiyetine teşekkür ettiğini söyledi. Sezen, yaşanan sürece her şeyiyle katılacağını söylemiş. Bundan ayrıca mutlu olduklarını da sözüne ekledi Başbakan. Bütün sanatçılarımızdan bu duyarlılığı beklediğini de ekledi.
– Olumsuz tepki gösterenler de var. Bu konularda ön kabulleri olanlar da var. Bunlar da olacak, demokrasinin cilveleri, dedi; bunlara da saygı duyacağız.
Cuma sohbetinde, mütedeyyin Başbakanımızın mutedil üslubundan hazzetmiş, kalemi kağıdı bırakmış, sırtımı koltuğa dayamış dinliyorum.
*
Derken çocuklardan biri, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin son açıklamaları hakkında ne düşündüğünü sordu Başbakan’a. Tayyip Bey ona bir sualle cevap verdi:
– Türkiye’de idam cezası kalkmadan önce bu ülkenin iktidarında kim vardı? DSP vardı. MHP vardı. ANAP vardı. Ve yakalanıp getirildiği zaman, Öcalan’ın idamı ile âlâkalı olarak kararı sumen altında bekleten iktidar kimdi? Bunlar değil mi? Bunlardı! Bunlar şimdi neyi konuşuyorlar? Nasıl kendilerinde bu tür bir şeyi konuşma hakkını buluyorlar ve onların iktidar döneminde yine AB müktesebatına göre idam cezası kaldırılmıştı. Hatta o dönemde parlamentoda olan ve şimdi milletvekilimiz olan arkadaşlarımızın bir çoğu da idam cezasının kaldırılmasına yönelik olarak AB müktesebatına bunlar da destek vermişlerdi, bu yapılmıştı.
Gözünüzde canlandırmakta hiç sıkıntı çekmeyeceğinizden emin olduğum sahne, işte tam bu noktada başladı.
Ne bizim Tayyip Bey’e, ne Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na, ne dîni bütün, ne İmam Hatip menşeli bir hatibe, ne de İstanbul gibi tarih ağırlıklı bir büyük şehrin eski Belediye Başkanına yakışır bir üsluptu, yazık ki Sayın Tayyip Erdoğan’ın o andan itibaren sahneye koyduğu tarz-ı ifade:
– Şimdi kalkıp da bu tür şeylerin konuşulmasını anlamak mümkün değil. Bakın ben çok açık, net bir şey söylüyorum. (İçimden geçeni de ben söyleyeyim: Ne lüzum var Tayyip Bey Dostum? Bu «açık söylüyorum» girişi iyi şeyler vaat etmiyor. Şu günlerde yaptığınıza yanlış diyenlerin puan kaybettiğinin farkında değil misin? Sana bu konularda da sözü geçen, inanıp itimat ettiğin bir yakının yok mu Allah aşkına? Başbakan yazık ki devam ediyor.) Bir kağıt almış dolaşıyorlar: «Amerika’nın bir projesidir bu...» Bunu ıspat ederlerse her şeye varım! Ama ıspat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar. Bu kadar açık, bu kadar ağır konuşuyorum. (Niye? Ağır laf etmedikçe söylediğin doğrunun anlaşılmayacağını mı sanıyorsun? Bilir misin ki uzaktan bakanlar için bu deyiş tarzın, sözüne kendi de inanmayan hatibin tahripkâr öfkesi gibi gelir seni dinleyenlere?)
Ve «Çünkü, diye tamamlıyor sözünü; artık bu kadar iftiraların, bu kadar hakaretlerin altında bu iktidar kalmaz. Bu iktidar Türkiye Cumhuriyetinin iktidarıdır. Herhangi bir ülkenin temsilcisi değildir.»
*
İslam âlimi olarak Prof. Süleyman Ateş’i tanırım. Birlikte dinî yayınlar yaptık. Uzaktan uzağa Prof. Mehmet Aydın’ı tanıdım. Bir çok konuda telefonla ona danışmışımdır.
Bugünlerde ikisiyle bir araya gelmeye ve onlardan fikir ve nasihat almaya ciddî ihtiyacım var. Her şeyden önce şunu sorabilmek isterdim:
– Sıradan ve cahil bir Müslüman olarak onlara, Ramazan boyunca şunlara da dikkat etmek veya imsak konularını biraz daha genişletmeyi istemek haddini bilmezlik olur mu, diye danışabilmektir emelim.
Ben mesela müftü torunu ve dîni bütün bir ananın oğlu olarak Ramazan ayı boyunca alkollü içkinin yasak olduğunu biliyorum. Oruçluyken yapılamayacak şeyler de var. Neye dayanırdı bilmem, ama benim din hocam sayılan halam bir konuda çok kararlıydı:
– Oruçluyken kötü söz söylenmez, küfredilemez, kalp kırılmaz.
– Kazara işlerse bu kabahatleri insan?
– Adı üstünde kaza orucu tutarak kendini Allah’a affettirmeye çalışır.
Hocalara asıl soracağım şu:
– Ramazanda tek perhiz yemek değil bildiğime göre. Tasavvuf «Kulu Allah’tan uzaklaştıracak şeylerden uzak durma» diye tarif ediyor yasakları. Küfürlü kâfirli siyaset kavgaları da, Ramazan adabına aykırı değil mi? Hiç değilse bir ay bu bakımdan da perhize girmek, siyasetçiye haddini bildirmek, müminlere de başını, gönlünü dinlendirmek açısından iyi gelmez mi?