İki düğüm var, çözemediğimiz

Siyaset kelimesini Arapça'dan almışız. Anlamları arasında, bugün hiç kullanılmayan «Ceza, özellikle idam cezası» anlamı da var. Eskiden siyaset etmek «cezalandırmak», daha doğrusu «idam etmek» demekti.

Siyaset kelimesini Arapça'dan almışız. Anlamları arasında, bugün hiç kullanılmayan «Ceza, özellikle idam cezası» anlamı da var. Eskiden siyaset etmek «cezalandırmak», daha doğrusu «idam etmek» demekti. İdam cezalarının uygulandığı yere de vaktiyle meydân-ı siyaset denirdi.
Siyaset kavramının benim için daima ürkütücü bir yanı olmuştur, diye söze girsem, yaşıtlarımın aklına kelimenin tarihî anlamı gelecektir. Burada onu da söyleyeyim, istedim.
Uzak durmayı tercih ettiğim bu konuda, mutlaka söylemek istediklerim de var. (Şimdi ifadeye çalışacağım düşüncemi, evin tazecik seçmeni Elif torunumla da konuşacağız; «Kime oy vereyim?» diye sormuştu.)
Yüzyıla dalya demek üzere olan Cumhuriyetimizin, bence çözüme eriştiremediği iki büyük meselesi var; din ve ırk kökenli iki mesele.
Osmanlı'da şeyhülislam Divan'a katılır, ama oy kullanamazdı. Buna rağmen Osmanlı Padişahı aynı zamanda dinî lider, yani halife idi. Cumhuriyet laikliği seçti. Bu tercihin, Sovyet Rusya'daki gibi «militan tanrıtanımaz» bir tavrı ve ısrarı asla olmadı. Buna karşılık İslam dinini sahiplenen bir tavrı da yoktu.
Kurtuluş savaşının ve kuruluş yıllarının heyecanı geçtikten, ölümünden sonra Atatürk'e odaklanmış kararlılık ve dikkat dağılmaya başladıktan sonra, daha çok da İkinci Dünya Savaşı ertesi İnönü'nün başlattığı demokrasiye geçiş sürecinin ve elbette ağır basacak olan oy alma endişelerinin etkisiyle, halkın dinine sahip çıkma içgüdüsü, düşüncesi ve talebi artarak hissedilmeye başladı.
Artarak devam ediyor demek yetmez. Bugün adeta çözümsüzleşmiş bir meselemizdir.
Irk kökenli olan, Kürt meselemizdir. Benim neslim ilkokula başladığı yıllarda Dersim Harekâtı'yla öğrendi böyle bir meselimiz olduğunu, (1937). Atatürk'ün ölümü (1938), ertesi yıl başlayan İkinci Dünya Savaşı gibi sebeplerle midir bilmem, yıllar yılı bu mesele tazelenmedi, su yüzüne çıkmadı.
Doğu Anadolu'daki Kürt harekâtına katılmış bir komutanla, 27 Mayıs müdahalesinin ileri gelenlerinden Cemal Madanoğlu Paşa'yla uzun uzun konuşma fırsatım oldu, yakın geçmişin adı geçen hadiselerini.
Şükrü Baban'ın bana, aralarında Türkçe bilen tek Allahın kulu bulunmadığı için, komşu köyden bir aileyi kendi köylerine davet edip, yer yurt sahibi eden Kürtlerin haberini gösterdiğinde yıl 1963'tü. Cumhuriyet'in 40 yaşına bastığı yıl. Rejimin, Kürt ahaliyi özümseme siyasetinin iflasını işaret eden bir tespitti bu.
Yazık ki meselenin su yüzüne çıkması için, o çevreden siyasetçilerin (yanı başlarında tedhişçilerle birlikte) boy göstermeleri gerekti.
Yarın devam edelim.
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Serdal Kanuncu)

  • Yeşilköy kitabına dair yazınızda bülbül kelimesinin Türkçe olduğunu yazdınız. (Veya ben öyle anladım.) TDK internet sayfasında Farsça olduğu yazılı. Ben biraz Arapça biliyorum, Arapça'da da geçer. Bu konuda bilgi rica edebilir miyim?
    – O kitapta Yeşilköy planları da vardı. Bir sokağın bugün Andelip olan adı, 1912 tarihli planda Bülbül olarak görünüyor.
    Okurum elbette haklı, bülbül de dilimize Farsça'dan alınmış bir kelimedir. «Türkçeleşmiş» sayılır, çünkü mesela ben o güzel sesli minik kanatlının dilimizde bir başka kelimeyle anıldığını hatırlamıyorum, bilmiyorum. Üç çeyrek asrı çoktan aşan hayatımda bülbül'e andelip diyen birine rastlamadım. Andelip'in argoda bir başka anlamı daha var, ama onu siz bilmezsiniz. Uyarınıza teşekkür ederim.
    Koca dede ile Liv toruna selam!
    Söze çocuklardan gireyim, büyükleri daha sonraya bırakarak. Pazar günü Bebek Parkı'nda oturuyoruz, gelin kızım Brigitte ve Elif torunumla. Elif'e taa iskelenin yanında, babasının kucağında kıpırdayan bebeği gösterdim:
    – Bak, ayakları da meydanda, diyerek.
    Yanımızdan geçerken annesi seslendi; «Hakkı Bey siz çocuk ayağı sevmeye bayılırsınız» diye. İzni alınca, ben de Başak kızın minik ayaklarını doyasıya sevdim. Sonra, Elif'e işittirmeden Brigitte'e derdimi söyledim:
    – Benzer bir yavru da bizim evde olsa, ben herhalde gazeteye filan gidemem o zaman...
    Dün sabah Vatan gazetesindeki haberi ve yazıyı görünce, bu sefer de Çetin Altan'ı kıskandım. Önce onu söyleyeyim, Ahmet Altan'ın dede olmasına çok güldüm. Ne var gülecek, saçı sakalı ağarmış adam, diyeceksiniz. Ama ben onun Basınköy'de kendisi gibi minik adamlarla bilye oynadığı günleri hatırlıyorum. Baba değil, dede olmuş, dede!
    Gelelim Çetin'e.
    Bir gazetecinin, sonunda köşekadılığı dışında işe yaramaz hale gelmiş bir gazetecinin, Çetin'i kıskanması için sebep mi ararsınız. Çoook! Ama benden önce edindiği şu «koca dede» unvanı var ya, beni asıl sarsan bu üstünlüğü oldu.
    Sarsılmaktan çok ümitlenmiş olmayayım diye de yoklamadım değil kendimi. Torunlara bakıp, bu çocuklar daha küçük, üçüncü derece fürudan yana nasibim yok galiba, diye dertleniyordum. Çetin'le yaşıt sayılırız. O «koca dede» oldu maşallah, benim ne eksiğim var, diye düşünebilirim artık.
    Yahu gözünüz aydın!
    Önce Sanem 'e ve genç baba İbrahim Seten'e sesleniyorum. Sonra derecatıyla meslektaşım üç Altan'lara! Ve bütün aileye. Biriniz benim için Liv Leyla'nın minik topuklarını öper misiniz!
    Darısı başımıza!