İki kişi: Okur ve Köşekadısı

Biri akıl edip de sorsa gazetecilere. Ve bu suretle nedense üzerinde durmaya hiç yanaşmadığımız bir konuda, bizi düşünmeye zorlasa ne iyi olur.

Biri akıl edip de sorsa gazetecilere. Ve bu suretle nedense üzerinde durmaya hiç yanaşmadığımız bir konuda, bizi düşünmeye zorlasa ne iyi olur. Dese ki:
– Arkadaşlar sizin okur’dan anladığınız nedir? Ömrünüzü ona bir haberi vermek, bir meseleyi anlatmak için harcadığınız insan prototipi nasıl biridir?
Bizimkiler! Haydi buna cevap verelim hiç olmazsa:
– Kaçımız bu can alıcı suali kendimize sorup da, zihnimizde ele güne de çıkarılabilir bir cevap oluşturduk?
Bu gerçekten önemli suale ilk cevabı ben verebilir miyim acaba diye kendimi dün yokladım. Bu denemeye Uğur Gürses’in dünkü yazısını okurken niyetlendim daha doğrusu («Ulagay her daim güncel», Radikal).
Milliyet’ten Osman Ulagay’ın iktisada dair yazılarından söz ediyordu. Şu dediği üzerinde durdum: «Bu konulara kafa yoran, dünyada neler olup bittiğini güncel biçimde izleyen, ülkemizdeki gelişmeleri de doğru okuyan, yorumlayan bir uzman gazeteci ve yazar Osman Ulagay var, diyordu. (...) kalıplara sıkışmadan yaklaşan, tribünlerden ve popülizmden uzak nadir bir uzman yorumcu.»
Daha sonra Uğur, öğrenciliğinden beri okuru olduğu Ulagay’ın kitaplarından söz ediyor. Son kitabında Ulagay, «Batı’nın dünyayı tek başına yönlendirdiği ve piyasa’nın kutsandığı bir dönemin sonuna gelindiğini» düşünüyor ve «İnsanlığın» bu yeni anlayışı özümseyebilecek liderlere ihtiyacı olduğunu» söylüyormuş.
– Yani Türkiye’nin Obama’sına, dedim. Çünkü Türkiye’de de sağdan değil ancak soldan gelen bir lider bu açılıma öncülük edebilir, diye düşünüyorum.
Gene dün Radikal’de dünyanın ve Türkiye’nin ekonomik durumuna ve meselelerine dair Kemal Derviş’in söyledikleri özetlenmişti. Ben de dikkatle okudum o haberi. Derviş’in anlatırken yakın vâdeli tahminlerden ve siyasetten uzak duruşunun altı da çizilmişti. Bu sohbeti haber olarak değerlendirenler yanında yazı konusu yapanlar da vardı.
*
Ben, Uğur’un başlarken sorduğum sualin cevabını aramış yazarlardan biri olduğunu düşünüyorum. Cevaplarına katılmak da gelir içimden.
Başka ülkeleri ve birbirinden çok farklı olan çeşitli dillerin çeşitli gazete okurlarını bilmem. Bizim okurumuz yanılmıyorsam gazeteden, radyodan, televizyondan, internetten, eşten dosttan aldığı haberlerin ve kendi düşündüklerinin bir çerçevede toparlanmasında ve akla yakın sonuçlara bağlanmasında kendisine yardımcı olacak yazarlara şiddetle ihtiyaç duymaktadır.
*
Şöyle de denebilir.
Zihni iyice karıştırılmış, ama müspet ve meraklı bir insandır bizim -velinimetimiz de olan- okurumuz. Onu oyalamayı, sırasında eğlendirmeyi de bilmeliyiz, ki bizden bıkıp usanmasın! Birbirimizle dalaşmamız mesela, iyi bilirim ki okuru günlük dertlerden biraz uzaklaştırarak oyalar.
Ama asıl işimiz galiba, haberci arkadaşlarımızın midesini şişirecek kadar doyurmuş olduğu okurumuza, hazım konusunda, gücümüzün yettiği, haddimizin elverdiği kadar yardımcı olabilmektir.
Ukalalığın son kertesini deneyerek şunu söylemeye de cesaret edeceğim:
– Başımızın tâcı etmeye     niyetlenip niyetlenip de bir türlü erişemediğimiz demokrasi  rüyası var ya, dediğim anlamda köşekadılığı o ideale ibadet    etmenin en etkili yollarından da biridir.

McNamara ve Michael Jackson
Devlet veya hükûmet başkanı değildi Robert Strange McNamara, ama 1961-1981 arası yirmi yıl boyunca nice hükümdardan daha ünlü ve önemli bir Amerikalıydı.
Otuz yaşındayken girdiği Ford Motor Company’nin 14 yıl sonra 1960’ta başkanı oldu. Adı, Ford’u felaketten kurtaran mucize yönetici olarak işitildi önce.
1961’de J. F. Kennedy’nin onu Savunma Bakanlığı’nın başına getirmesi de bir hadise oldu. Altı yıl boyunca diyebilirim ki, McNamara adının dünya gazetelerinde yer almadığı gün geçirmedik. ABD ordusunu tepeden tırnağa o yeniledi. Bu sayede ülkesi dünyanın her yerinde her an savaşabilir konuma gelmişti. Nükleer potansiyeli de çok artan Amerikan ordusu, Vietnam’a onun bakanlığı döneminde müdahalelerde bulundu.
Vaşington’daki Şahinler’in  lideriydi. Ordunun Kuzey Vietnam’da yeterince etkili olamayışına öfkelenerek Şahin-ler’den ayrıldı. Adı neredeyse Kennedy’den hemen sonra anılan McNamara 1967’de siyaseti bırakır bırakmaz Dünya Bankası Başkanlığı’na getirildi. Borusu 1981’e kadar orada ve gene dünya çapında öttü.
93 yaşında öldüğünü, dün bir gazetenin 9’uncu sayfasındaki haberden öğrendim. Tek sütunluk bir haberdi.
Dün yeryüzünde Michael Jackson’ın (ölümünü de değil) cenaze töreninin nihayet yapılabildiği haberini, gazetelerin birinci sayfasında vermeyen ülke yoktu sanırım.
Hikmetinden sual olunmaz böyle bir hal ile her karşılaştığımda «Şüera’dan istimdat iderim» (Şairlerden yardım isterim, demek oluyor.) Bazen doğruyu, bazen yanlışın dik alasını söylerler. Seyranî’nin dizeleri ikincilere örnektir:
Devletin var ise âli diyerler / Her ne söyler isen beli («Evet, hay hay!») diyerler / Servetten düşersen deli diyerler, / Ne arayan olur vallah, ne soran olur.
Bunun tam tersi de oluyor işte böyle zaman zaman!

Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Salih Emmioğlu)
* «Nitelikli rüşvet suçu» ifadesi doğru mudur?
– Bu sualin cevabını vaktiyle Şiar Yalçın Usta verdi. Aktarayım: «Bazı suçların ağır şekillerine mevsuf («vasıflı») denirdi, mevsuf hırsızlık gibi. Oysa nitelikli sıfatını bugün sadece iyi anlamda kullanıyoruz. Bunda ısrar edeceksek, hiç değilse «nitelendirilmiş rüsvet» demeliyiz.