İlker Başbuğ semineri

Dün Genelkurmay Başkanı Paşamızın, İstanbul'daki konuşmasına da değindiğim yazının sonunda, «Konuşacağız» demiştim. Dünkü Radikal'in birinci sayfasında yukarıdan aşağı dizilmiş 6 köşeyazısının konuları vardı. Daha doğrusu konusu. Yani altısında da aynı konu.

Dün Genelkurmay Başkanı Paşamızın, İstanbul’daki konuşmasına da değindiğim yazının sonunda, «Konuşacağız» demiştim.
Dünkü Radikal’in birinci sayfasında yukarıdan aşağı dizilmiş 6 köşeyazısının konuları vardı. Daha doğrusu konusu. Yani altısında da aynı konu. O anonslar «Ne yapın edin bu yazılara bir göz atın!» anlamına geliyor galiba. Benim birinci sayfada sözümün geçtiği yıllarda yoktu böyle, kendi yazarlarından bir kısmını ön plana çıkarma işgüzarlığı.
– Çorbayla karnınızı doyurmayın dostlar, mönüde bakın daha ne güzel yemekler var, der ya sofranın sahibesi. Öyle bir alışkanlık peydahlamış birinci sayfaların bugünkü mimarları.
Bana gelen 12 gazetede İlker Başbuğ Paşa’nın konuşması üzerinde duran 44 köşeyazısı daha saydım. Etti mi 50!
– Daha nesini konuşacağız? diye şimdi soracak olsam sizlere, yadırgamazsınız herhalde.
Konuşma metnini mıncık mıncık didiklemişiz, demeyeceğim; çünkü bu deyim bir aşırılığı, laubaliliği de ifade eder. Ne münasebet efendim! Biraz zorlanma bahasına da olsa, ıkına sıkına bir «metin tahlili» yapma gayretine kaptırmışız ki kendimizi, ayrıca konuşulacak bir haldir.
Televizyon gazete kadar da sabırlı değil. O gün eve döndüğümde düğmesine bastım ki, pek muhterem meslektaşlarım (CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın karşısına dizilmiş Fikret Bila, Mehmet Altan, Ali Sirmen, Ali Saydam, Mehveş Evin) nutuk tefsiri çalışmalarını yarılamışlar bile. Aralarında anlaşıyorlardı, diyemeyeceğim.
50 yazıdan bir kısmını okudum. Hayır! Bence gazeteciler olarak Başbuğ Paşa’nın konuşma metnini, yorumlayabilecek ölçüde iyi anlamış değiliz.
Burada, konuşmayı bir bütün olarak ele almaktan, değerlendirmeler, kavramlar, adlandırmalar, geçmişe ve bugüne dair düşünceler, geleceğe dair tahminler gibi ayrıntıları ayrı ayrı inceledikten sonra, çorbaya, askerin, başıbozukların, etnik grupların, değişik inanç sahiplerinin hazzedeceği çeşitli baharat da katarak:
– Haydi efendim, buyrun! Afiyet şeker olsun! diyebilecek duruma gelmekten söz ediyorum.
Ziyafetin bütününden, yani damakta kalacak tadından. Yoksa bu zengin sofrada her davetlinin kendi hoşuna gidecek, içine rahatça sindirebileceği bir şeyler bulduğundan hiç şüphem yok.
Arada ağzıma yabancı bir şey geldi, çiğneyeyim derken az daha dişimi kıracaktım, o koyu kıvamlı salça neydi kuzum pek tadına varamadım, diyenler... Ee her zaman, her yerde olur o kadarı!
*
Belki bir seminer konusu da olur İlker Paşa’nın konuşması; şöyle «yatıştırgan» bir biliminsanının yönetiminde... Buna değer, çünkü artık bir karara dönüştürmemiz gereken tereddütlerimize cesaretle parmak basıyor.
Bir de İsmet Paşa’nın konuşmalarını çağrıştırdı benim zihnimde. Bütünüyle değil, insanı ciddiyetle düşünmeye zorlayan yanıyla.
Akreditasyon konusunda Genelkurmay’ın ilgisine müstahak olmadığımı bu son toplantı vesilesiyle anlamış oldum. Bir seminer çalışması olursa şayet, bakın ona katılmak isterim. İmkânlarınız ve «iz’an»ınız elverirse tabii...

Genco’ya buradan selam!
Sevdiğiniz, ama aynı zamanda çok beğendiğiniz ve... sahiden güvendiğiniz bir sanatçı, yazar, fikir adamı ve dost... ne demektir, diye sorsam size, ne cevap verirdiniz?
Düşünün bakalım!
Zorlanıyor musunuz? Siz, aynı suali bana sorsaydınız herhangi bir zaman, ben de bir duraksardım herhalde. Ama bugünlerde cevap dilimin ucunda:
– Genco Erkal, demektir!
Bu adı, o suale cevaben her zaman söylerim de, bugünlerde dertliyim. Aydın Doğan Vakfı  Ödülü bu yıl Genco’ya verildi. Ben de Vakfın yönetim kurulundayım. Bundan daha sevinerek, gururlanarak gidebileceğim bir başka ödül töreni olamaz. Bırakın onu, Dostlar Tiyatrosu’nun 40 yılda sahneye koyduğu 55 oyundan herhalde 50 kadarını zevkle seyretmiş bir tiyatroseverin, «Genco’ya Ödül» törenine katılamaması ne demektir? Beni üzen mazeretimi telefonda söyledim kendisine. Bu satırları beni bilip de o törende göremeyenlerin haklı ayıplamasından kendimi sakınmak için yazıyorum.
Genco çok yaşa! Beni pazar 15.00 temsillerinde Genco’dan sakın mahrum etme! Seni tiyatrodan öte, bir büyük sanatçı ve seçkin insan olarak da sevdiğimi bilirsin. Orası kendi aramızda.
*
Dikkatinizi çekmiştir, yazının girişinde «güven»den söz ettim. İş ortaklığımız yoktur Genco’yla. Bir gönül bölüşme durumunda da kalmadık hamdolsun. Dediğim şu: tiyatro belki biraz uzaktan, ama çok gönülden sahiplendiğim bir sevgilim benim. Onun Genco’da güvende olduğuna inanırım.

Dil Yâresi
* Bu köşenin başlığındaki dil aslında konuşup yazdığımız lisan değil de, Farsça’daki anlamı «Gönül, yürek» olan dil’dir. Eski şairlerin dilinden düşmeyen dil yâresi (ki onlar yâre-i dil derlerdi) «gönül yarası» deyimi anlamında da kulanılırdı. Ben, bu her iki anlama da gelsin, diye seçtim Dil Yâresi başlığını.
Dil’i «gönül» anlamında siz de kullanırsınız aslında; kiminiz belki farkında olmayarak. Mesela dilârâ, dersiniz; kadın adı da olur, ki «gönül süsleyen», yani sevgili demektir. Dilâver’in anlamı «yürekli, cesur»dur. Dilbaz hem «Hoşa giden, gönül eğlendiren», hem de dil yâresi gibi anlam kaymasıyla «ağzı laf yapan» demektir. Dilber «gönül alan, götüren»den yola çıkar ve «güzel» anlamında karar kılar...
Bu girişten sonra Duman adlı rock grubunun genç müzisyenlerine bir diyeceğim var. Son albümünüzde Ortada bir dergâh var / Devrilir başın yanar / Arkasında tezgâhlar, lemyelit ve löp yutar diye söylediğiniz şarkı «mütedeyyinler» arasında tepki uyandırıyor; İhlas Sûresi’ndeki «Lem yelid velem yûled!» ayetine saygısızlıktır, diye.
Dil Yâresi meselesidir. Mümkünse değiştirin çocuklar, diyecektim.