İngiliz yağmacılara karşı Londra sokaklarında Türk-Kürt işbirliği

O kadar farkımız da olsun artık. Halk olarak bunca yıldır şehir şehir, sokak sokak polisle, hatta askerle becelleşiyoruz.

Gündemimizin başta gelen maddeleri nedir, diye sorarsak bence ana konular halinde cevap verebiliriz. 

* Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu gitti, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile heyet halinde ve baş başa kalarak altı buçuk saat görüştü ve Suriye’de ordu neredeyse işgal altında tuttuğu Hama şehrinden çekilmeye başladı.
İktidar dostu gazetelerden Star’ın manşeti pek kesindi: «Esad tankları Hama’dan çekti.» Yeni Şafak manşet cümlesinde faili (özneyi) değiştirmişti: «Tankları Hama’dan çektirdik.» Bu kafileye katılacak değil ya, Cumhuriyet’in manşeti şu üç kelimeden ibaretti. (Evet aynı haberin, ama farklı açıdan yaftalanmışı:) «Bunun adı ihanettir.» Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, Suriye konusunda muhalefetin ve Meclis’in bilmediğini, ABD elçisinin bildiğini söyledi.
Dün akşamüstü ekranda gördüğüm Davutoğlu, büyük bir sükûnet ve tatlı bir tebessümle «Askerin Hama’dan tamamen çekildiğine dair elimizde henüz kesin deliller mevcut değildir. Haberler var ve bazı resimler» demekle yetindi. 

* İkinci sırada bence dünyayı sarsan ekonomik kriz vardı. Amerika’dan sonra Fransa konusunda ön plana çıkan söylentilerle borsalar bir kere daha ırgalandı.
Anadolumuzda çok kullanılan bir fiildir ırgalanmak; «Yerinden oynamak, sarsılmak, sallanmak» anlamında söylenir. Âşık Veysel der ya: Yel değdikçe sor ki dallar ne çeker/Irgalanır, durmaz coşar hû çeker.
Ekonomi yorumcularını okuyorsunuz. Son günlerde âyin temposunda hû!.. çekmekteler.
Başbakan Erdoğan devreye bize bir nasihatte bulunmak için girdi. Anladığıma göre o, Amerika’daki, Fransa’daki, hattâ bütün dünyadaki ekonomik çalkantının Türkiye’de daha çok aile ekonomilerini sarsacağı endişesini taşıyor.
-Amerika’nın, Avrupa’nın, İspanya-Portekiz ve İrlanda’nın durumları ortada, diyor. Bu sonuncular Avrupa’nın şımarık ülkeleriydi. Dünyanın her yerinde ekonomik durgunluk, hem yönetimleri, hem toplumsal huzuru tehdit eder hâle elmiş durumda. (Hâle dedikten sonra durumda’ya hiç gerek yok, ama neyse... Dil Yâresi’nde değiliz!)
Peki, biz ne haldeyiz diye sormak geldi içinizden değil mi? Durun, Başbakan da lafın tam orasına geldi:
-Türkiye, böyle olumsuz küresel şartlar içinde kalkınma iradesini koruyor.
Durumumuzu es geçip, niyetimizi ifadeyi tercih etmiş. Arada ana muhalefetin ağzının payını da verdikten sonra, bize, yani sıradan vatandaşlarına dönüyor. İsraftan kaçınmamızı tembih ediyor ve nasıl davranmamız gerektiğine dair örnek vererek nasihatte bulunuyor:
-Kriz Türkiye’den gene teğet bile geçmeyecek. Sizden tek ricam israftan kaçınmanız, diyor. Diyelim ki bir araba, bir de kirada otururken sahip olmak istediğiniz ev var. Arabayı tercih etmeyeceksiniz, çünkü o sizin için israf olur. Bir evde otururken, «lüks bir eve gireyim!» Hayır, sakın ha! Şu anda oturduğun yerde oturmaya devam et!, diyor.
Önce gazete sayfalarında reklam yarışına girmiş inşaat şirketlerini düşündüm. Yalnız sermaye sahiplerini değil, çok katlı inşaatlarda çalışan işçileri de, inşaat malzemesi üretenleri de. Başbakan onları da üzmüş, ürkütmüş olmuyor mu?
Benim mesela harca borca girmeden ayın sonunu getirmekten öte bir «ekonomi projem» yok. Buluştuğumuzda çocuklara, torunlara sordum. İçinizde otomobil almaya veya yenilemeye, oturduğunuz kiralık evden daha geniş ve güzelini almak gibi bir çılgınlığa yelteneniniz var mı, diye. Yokmuş hamdolsun, ferahladım.
Başbakanımızın endişesini anlamadığımı, yadırgadığımı sanmayın sakın. Aramızda ayağını yorganına göre uzatmayı bilmeyenler çoktur yani... Erdoğan, şu günlerde bizi tasarrufa davet etmekle çok iyi etti bence de... 

* İngiltere’de isyankâr gösteriler, yakma yıkma eylemleri başka illere de sıçrayarak devam ediyor. Yedi şehir perişanmış.
Bu hâlin acısını çok çekmiş toplumlardan biriyiz. Bununla gurur duyuyor değiliz elbette. Orada hissedilen bir farkın altını çizmekle yetiniyoruz.
İngiliz polisi silah ve cop kullanmaktan (nedense) titizlikle uzak durduğu ve olaylara alenen seyirci kaldığı halde, orada bir zümre, polisin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışmaktaymış. Müdahale silahları ellerindeki sopalar. Times gazetesi mesela, İngiliz polisine örnek olmaları için Londra’da kendi işyerlerini ve mallarını bizzat koruyan Türkleri göstermiş. Bu konuda Londra’daki Türkler ile Kürtlerin işbirliği takdirle karşılanıyormuş.
Eee!.. O kadar farkımız da olsun artık değil mi? Halk olarak bunca yıldır şehir şehir, sokak sokak polisle, hatta askerle becelleşiyoruz. Ürkek İngiliz polislerinden durup dayak yiyecek hâlimiz yok herhalde.

DİL YÂRESİ
Farklı kalemlerden perseng-pelesenk konusu?
Radikal İki’de de yazılarını okuyabildiğiniz Caner Fidaner’den bir mektup aldım. Dil ile yakından ilgili ve bilgili bir okurum. «Blogumun başlığında» diyor –(ağ adresini de kaydedeyim, faydalanabilirsiniz: http://canerfidaner.wordpress.com/category/a- sozcuklerin izinde/)- ve devam ediyor: «Dillerin ayırdığını, sözcükler birleştirir» sözü vardır, siz de yazılarınızla bu birleştirme’ye çok önemli katkılarda bulunuyorsunuz.
Ve dünkü yazımın devamını getiriyor. (Hem iltifatları, hem de verdiği bilgiler için Caner Fidaner’e çok teşekkür ederim.)
Sözü okuruma bırakıyorum. Arada, dostum Nişanyan’dan alıntılar da var. 

Perseng-pelesenk konusuna dönersek
1) Öncelikle, Batı dillerinden yakın zamanda dilimize alıp kullanageldiğimiz balsam sözcüğünün de pelesenk ile akraba olduğunu hatırlatmama izin verin.
2) Ayrıca, bu deyimle ilgili olarak Nişanyan’ın ilginç bir saptaması var, onu sizinle paylaşmak istiyorum. Sözlüğünde yazdıklarından anladığıma göre Nişanyan şöyle diyor: Diline pelesenk etmek deyimi muhtemelen «denge için terazinin bir kefesine fazladan konan ağırlık, safra» anlamının genişlemesiyle dil safrası, anlamı kazanmış; daha sonra balasan ağacının reçinesi ve yağı anlamındaki pelesenk sözcüğüyle karıştırılmış.
Nişanyan der ki Meninski’de, Farsça (balsam) balasan sözcüğünün bizde yumuşamış biçimi olarak belesan sözcüğü var.
Şemseddin Sami ise Kamus-ı Türkî’de (1900) «Türkîde tahrifle peleseng tabir ederler» diye not koymuş. Yine Kamus-ı Türkî’de «perseng» için de şu yazılı imiş: «medar-ı kelam olmak üzere söz arasında münasebetli münasebetsiz tekrar olunan, efendim, efendime söyleyeyim, uzatmayalım gibi tâbirler.»
Bu ikinci perseng’in aslı da, siz tabii biliyorsunuzdur, bar (yük) ile seng (taş) sözcüklerinin bir araya gelmesi ile ortaya çıkmış, yani «yük-taşı» demek. Bu sözcük «denge maksadıyla teraziye veya kayığa veya at yükünün hafif tarafına konulan taş» demekmiş. Bu ayrıntılardan sonra, Nişanyan’ın «Diline pelesenk etmek deyimi muhtemelen <Denge için terazinin bir kefesine fazladan konan ağırlık, safra> anlamının genişlemesiyle dil safrası anlamı kazanmış, daha sonra <balasan ağacının reçinesi ve yağı> anlamındaki pelesenk sözcüğüyle karıştırılmış» şeklindeki tezi makûl görünüyor.