İşsizlik nedir, gazeteci bunu bilir. Ufuk bulutlu, kendimi güvende hissetmiyorum.

Belki yanlış, ama benim işime gelir. İşadamlığı kavramının ağır bastığı iklimlerde, Cenab Şahabeddin'in...

Belki yanlış, ama benim işime gelir. İşadamlığı kavramının ağır bastığı iklimlerde, Cenab Şahabeddin’in bir sözüne sığınırım: «İşadamı adama bakmaz, işe bakar» demiş. Bu sözü, işadamlarıyla yakın ilişkim olduğu zamanlar hatırlamışımdır.
İş ve çalışma hayatında, kısa veya uzun süreler bir arada olacağınız insanları çoğu zaman siz seçmiyorsunuz. Aile kuruluşlarının başlangıcındaki seçimlere ve sonraki gelişmelere bakarak, tarafları, içimden kınadığım da olmuştur, yüksek sesle kutladığım da... İş ilişkileri öyle değil...
O durumlarda ben kendimi daha çok, kız tarafı gibi hissetmişimdir her zaman. Gülmeyin, aklınıza hemen gelin hamamını getirmeyin lütfen! Büyük annelerimizin görücü usulüyle evlenmelerini hatırlayın.
Evlilikte seçici olan erkek tarafı’dır. İş hayatında da kestirme adıyla patron.
Araya bir yıldız koymadan, şunu da söyleyeyim:
– Cenab Şahabeddin’den farklı olarak ben işe de bakarım, ama adamdan sonra. O benim için her şeyden önce gelir. Demek ki ben, işadamı değilim.
*
Hafta sonuna doğru Türkiye’mizde işsizliğin nerelere vardığı konusundaki haberler, nihayet ve lütfen, gündemin ilk sıralarında yer almaya başladı.
Başbakanımız, bu son küresel ekonomik kriz bize «teğet geçecektir» dedi durdu. Teğet geçme «Bir eğrinin yanından geçen ve ona ancak bir noktada değen doğru» demek. Çok itiraz eden oldu bu kehanete. «Teğet» derken onun da düşündüğü «tek nokta» işsizlik idiyse, Tayyip Erdoğan bence haklıdır.
Müsaade ederse, yarım bıraktığı o sözü ben tamamlayayım:
– Bizim gibi, büyük çoğunluğun günlük rızkını temin etmekte bile çok zorlandığı toplumlarda, şimdiden yüzde 15,5’leri bulmuş olan işsizlik oranı, teğet mabadımıza değdiği zaman büsbütün çığırından çıkacak ve milleti, bir daha belini doğrultamaz duruma düşürerek perişan edebilecektir.
*
İşsizlikten ne anladığımızı, bu vesileyle bir kere daha düşünmekte fayda var, gibi gelir bana.
Lugavî anlamıyla işsizlik («Sözlüksel» deniyor mu?), birbirinden az farklı üç anlama gelir:  «1. Elinde yapılacak bir işi bulunmama. 2. Kendini ve ailesini geçindirecek bir işi olmama. 3. Bir piyasada durgunluk dönemi.»
Bulunduğumuz noktada ekonomi yazarlarımızın (ikinci anlamıyla) işsizliğin kapsamlı açıklaması, çalışma dünyasında yapacağı tahribat, en az zararla nasıl ve ne kadar göğüslenebileceği, işçiden, işverenden ve yönetimden neler bekleneceği, iş bulma kurumlarından faydalanma yolları gibi hususlarda bizi aydınlatmaları beklenir. Kendi aralarında söyleşme ve tartışma alışkanlığıyla bir süre için helalleşip, biz bilgisizleri, yaklaşan âfetin ağırlığı altında büsbütün ezilmekten korumak için neler yapabileceğimiz konusunda mümkün mertebe bilgilendirmelerinde fayda olacaktır.
Bizi ve bizden önce de yöneticilerimizi elbette!
Amanın, amanın! Sen yöneticilerimizin ekonomi hocalarından, hele hele köşekadılarından yol yordam öğrenmeye ihtiyaçları var mı demek istersin bre Allahın haddini bilmez kulu!, diye gelmeyin öyle üstüme, üstüme! İkinci Dünya Savaşı günlerinin her anlamda yol açtığı yoklukları, sıkıntıları yaşayarak görmüş bir ihtiyar var huzurunuzda.
Susun da onun dediklerini dinleyin biraz!
*
Bildiğiniz gibi ben memur çocuğuyum. Memur maaşıyla ve hele savaş yıllarında, uzun uzun anlatılabilir nice sıkıntımız olmuştur. Dört üstü murat üstü değildik demek, halimizi anlatmaya yetmez. Hamdolsun «Karnımız tok, sırtımız pek» idi bile diyemem. Tek sebep savaş da değildi zaten. Türkiye imkânlar bakımından, şimdi gençlerin havsalasının güç alacağı kadar fakir bir ülkeydi o yıllarda.
Bugün hamdolsun varlıklı ve müreffehtir demiyorum, ama aradaki fark kıyaslanabilir gibi değildi, diyebilirim.
Memur maaşı ancak ay sonunda bakkala, kasaba, manava yapılmış borçları ödemeye yeterdi. Ondan ötesi fena!
Ben Adana 2. Erkek Ortaokulu’ndaki iki kooperatif görevlisinden biriydim. Şeker kıtlığında kuru üzüm-fındık çok satılırdı. Her gün beş altı sandık. Üç dört kova kadar da, içindeki havuçlarıyla birlikte şalgam suyu satardık sıcak günlerde. Ve diğer ıvır zıvır. Çalışmamıza karşılık, soyadı Yaprak olan (adını ne yazık ki unuttuğum) kantinden sorumlu hocamız cumartesi günleri bize mütevazı bir haftalık öderdi.
Kabataş Lisesi’nde Anadolu kentlerinden gelmiş, yatılı (ve biz büyükşehir fukaralarına kıyasla) biraz da paralı öğrenciler için, birkaç arkadaş bir olarak, bir pazarlama düzeni kurmuştuk. Hafta sonu harçlığımızı oradan çıkarırdık.
– Şikâyet vezninde söylemiyorum bunları. Evet efendim, lise sınıflarındayken çoğumuzun, karda kıyamette giyecek bir pardösümüz, paltomuz yoktu o zaman.
Ama..., diyeceğim.
Memur çocuğu olarak benim babamın işsiz kalması ihtimali de yoktu. Düşünüyorum da, böylesine bir endişe hiç duymamışım.
Hepsi memur çocuğu değildi okul arkadaşlarımın. Sınıf mevcudunun bir yarısı da sanırım esnaf ve zanaatkâr çocuklarıydı. Yoksunluklar evet de, babasının işi batan, dükkânı veya atölyesi kapanan bir arkadaşımı da hatırlamıyorum.
*
Babam emekli olduğunda ben 32 yaşındaydım; öldüğünde 40. İstanbul Radyosu’nda, Son Saat’te ve Türkiye Turizm Kurumu’nda 18 yıldır çalışmaktaydım.
Yedek subay olarak devletten 12 ay maaş aldım. Bütçeden cebime girmiş bütün para budur. Ve ben memur çocuğu, devlet memuru olmayı bir gün bile düşünmedim.
Babamdan farklı olarak ben, özel sektörde ve özellikle de basın-yayın dünyasında çalıştığım için, işsizliğin ne demek olduğunu bilirim. Hem de iyi bilirim. Bütün meslektaşlarım gibi.
81 yaşıma girdim. Keyfimden çalışmıyorum. İradıyla değil, ücretiyle geçinen bir işçiyim. Ve zihnimin bir köşesinde işsiz kalma ihtimalini, kıymetli bir emanet gibi hâlâ muhafaza ediyorum.