İstanbul'un «parlak» geleceği

Bir yaşıtım, «Küresel ısınmayla herkesten çok sen ilgileniyorsun, dedi. Bırak, onun orasını da gençler düşünsün artık!»

Bir yaşıtım, «Küresel ısınmayla herkesten çok sen ilgileniyorsun, dedi. Bırak, onun orasını da gençler düşünsün artık!»
Benden sonra tufan, anlayışı bu... Hiç bana göre değil!
Bırakın tufanı, kıyameti... Ben herkesi pek sevindiren haberlerden bile, zaman zaman dehşete kapılıyorum.
– Bu çocuklar ve onların çocukları, bizden sonra nasıl bir şehirde yaşayacaklar, diye.
Gelin dünkü haberlere birlikte bakalım.

  • Türkiye'de şimdiden 127 alışveriş merkezi varmış. 41'i İstanbul'da. Arkası gelecek, çünkü Atina'da bir kişiye düşen katlıçarşı alışveriş alanı 125 metrekare iken, İstanbul'da henüz 48 metrekareymiş.
    Bir cümle daha: Beş yıl içinde Türkiye'de 150 merkez daha açılacakmış, bunların da 40-50'si İstanbul'da olacakmış (Sabah).
  • Bir diğer gazetede İstanbul'un «Yeni Oteller Haritası»nı gördüm. Bırakın projeleri, 13 yıl önce şehrimizden ayrılan ve şimdi dönüş hazırlığında olan Sheraton'u filan; yatırım izni alınmış büyük otel sayısı 69. Bunlardan 21'i beş yıldızlı otel, biri de tatil köyü. Oda sayısında 11 000, yatak sayısında 22 000 artış demekmiş bu.
    Nerelere serpiliyor diye baktım: Silivri'nin Alipaşa Köyü'nden tutun Şile'ye, Pendik'e kadar gidiyor.
    Bir not: 2010'a kadar İstanbul'a gelen yıllık turist sayısı 10 milyonu bulacakmış (Akşam).
  • Üçüncü bir haber, İstanbul'la sınırlı değil; dünya çapında bir istatistiğin özeti (Hürriyet).
    Cep telefonuyla ilgili.
    Bence en çarpıcı olanından başlayalım:
    Türkiye 51 599 600 GSM abonesiyle, cep telefonu mevcudu sıralamasında dünyanın on ikinci ülkesiymiş.
    Bizden önce gelen 11 ülkenin beşi Asya'da (Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve Endonezya), üçü Amerika'da (ABD, Brezilya ve Meksika), üçü de Avrupa'da (Almanya, İtalya ve İngiltere).
    Dünya toplamı 2 665 716 060.
    Hiç şüphe yok ki cep telefonu denen hadise, vaat ettiği gelecek bakımından alışveriş merkezlerinden de, otellerden de daha önemli.
    Gülseren Hanım'a dediğimi size de söyleyeyim:
    – Torunlarımızın çocukları zahir, daha da gelişecek marifetli cep telefonları sayesinde, İstanbul'da, hiç evlerinden çıkmadan yaşamak zorunda kalacaklar. Aldous Huxley'in de hayal edemediği bir gelecek bu.
    Sahiden dehşet verici!
    Dil Yâresi
    Türkçe dostlarından (Ömer R. Pamukçu)
  • Hıncal Uluç «ibret-i âlem olsun için...» diyordu; bu ifade doğru mudur?
    – Sözlükler pek cevaz vermez, ama ben böyle söylendiğini hatırlıyorum. Yaşlı İstanbulluların «Acısını unutsun için bir şeyler yapalım istedik» ve benzeri ifadeleri var hatırımda. Benim de böyle dediğim olur; «... diye» anlamında «... için».
  • Siz, «beş bin yıllık tarihlenmiş iki insan iskeleti» dediniz.
    – Tarihlendirmek daha çok bir arkeoloji terimi, ama sözlüklerimizde de var.
  • Bir reklamda fiyatlar için «sabitlemek» deniyor.
    – Hayır. Benim bildiğim, sabitleşmek ve sabitleştirmek fiilleri var.
    Cihad Baban sağ olsaydı
    Dün gazetelerimizde, polis-adliye muhabirlerinin elinden geçmiş olması gereken iki haber vardı.
    Nâzım Hikmet hakkında, TC vatandaşlığından çıkarılmasına dair kararın «nüfus kütüğüne tesciline dair muamelenin iptali» talebiyle açılan davayı, Danıştay 10. Dairesi reddetmiş. Gerekçe, «Vatandaşlık hakkının şahsa bağlı haklardan olması» imiş.
    İkinci haber Mustafa Sarıgül'le ilgili. Şişli Belediye Başkanı'nın CHP'ye dönme kararı Yargıtay'dan dönmüş. Yargıtay, parti Disiplin Kurulu'nun ihraç kararını iptal eden mahkeme kararını usulden bozmuş. Mahkeme kararında direnirse dosya Yargıtay Genel Kurulu'na gidecek ve «Buradan çıkan karar emsal teşkil edecek» imiş.
    İlki bir ajansın, ikincisi doğrudan gazetenin haberi.
    Bu iki haber, onları kaleme alan muhabir arkadaşlarımızdan sonra servis şefi, haber merkezinden bir editör, sayfa sorumlusu ve yazı işleri müdürü süzgeçlerinden de geçmiş metinlerdir.
    Bu iki haberden birini, vakti zamanında, faraza polis-adliye muhabiri Hakkı Devrim yazmış olsaydı, haberin çıktığı sabah daha öğle olmadan Patron Cihad Baban onu odasına çağırırken:
    – Sizin katın hademesi de seninle birlikte gelsin, derdi.
    Haberi ona okutup:
    – Anlat bakalım sen bu haberden ne anladın, demek için. Anlayamadığın yer olursa, sor, Hakkı Bey sana anlatacak, demeyi de ihmal etmezdi.
    Böyle zamanlarda, aslında pek sevdiğimiz kat hademesinin okuduğunu anlamayacağı tutardı.
    Cihad Ağabey onu gönderir ve duruşma neticesini tefhim ederdi:
    – Bu haberleri ben, okuduğunu anladın mı diye sorduğum adamlara satıyorum. Yazdıklarını her sınıftan insanın okuyacağını sakın unutma, olur mu?
    *
    Gün oluyor, yazdıklarımı ertesi sabah okurken bazen Cihad Ağabeyi hatırlıyorum.
    – Sağ olsaydı Rahmetli, yukarı çağırıp bu cümlenin hesabını sorardı sana, diye onun yokluğunda kendi kendimi azarlıyorum.

    Konser daveti
  • Ritmin Günü (Okay Temiz) Konseri'ne bizi çağıran meğer İstanbul Belediyesi imiş. Okay Bey lütfetmiş beni telefonla aramıştı. Pazar akşamı gidip de, bize ayrılan koltukların dolu olduğunu görünce anladım, davet sahibinin o olmadığını.