İyi haber, özürcüler çoğalıyor

Düşünürlerimizden bir grup, durun biz Ermenilerden özür dileyelim, dedi. Öfkeli bir gürültü alelacele cevap verdi: ? Asıl onlar bizden dilesin!

Düşünürlerimizden bir grup, durun biz Ermenilerden özür dileyelim, dedi. Öfkeli bir gürültü alelacele cevap verdi:
– Asıl onlar bizden dilesin!
Pazar günü Radikal’deki haber dikkatinizi çekmiş olmalı. Avustralya’daki Türk-Ermeni Diyalog Grubu Eşbaşkanı, Macquarie Üniversitesi’nden Dr. Armen Gakavian’ın da bir özür dileme metni hazırladığını Baskın Oran haber almış: «Ermeni halkı adına işlenen cinayetler için özür diliyor, bunların acısını duyan masum Osmanlıların ve Türklerin duygularını paylaşıyorum» diyen bir metin.
Henüz kesinleşmeyen bu metni ABD’den Prof. Dennis Papazian da benimsemekteymiş. Metin bütün dünya Ermenilerine imzalamaları için ulaştırılacak, diyorlar. Papazian, Ermeniler konusunun Türk uzmanlarından Taner Akçam ile aynı üniversitede ortak çalışmalar yapan bir akademisyenmiş.
Onları harekete geçiren gelişme, Türkiye’de başlatılan «Ermenilerden özür dileme» kampanyası. İki Radikal muhabiri (Adnan Gündoğan ve Ertuğrul Mavioğlu) Avustralya’da Dr. Gakavian’la konuşmuşlar. Dediği şu: «Hazırladığımız bildiri, Ermeni çetecilerin işlediği cinayetler ve Asala eylemlerinden ötürü Türklerden özür dilemeye yöneliktir. Yaşanmış ve yaşanacak her türlü şiddeti reddediyoruz. Umarım, Ermeniler dahil dünyanın diğer milletleri de bu özür kampanyalarına katılarak kendi dolaplarındaki iskeletlerle yüzleşebilsinler!»
Gakavian gerçekci bir tavırla «Özür sadece bir başlangıçtır, ama iyi bir başlangıç» diyor. Beklentileri arasında anıtların onarımı, ziyaret veya yaşamak için geri dönme hakkı, Ermenistan’ın Türkiye aracılığıyla bir limanla bağlantı kurmasının sağlanması gibi dilekler var. «Bazı yerlerin Ermenistan’a verilmesi gibi toprak talepleri abestir, diyor. Ve gerçek dışıdır.»
Asıl beklentinin Ermenistan’ın ablukadan kurtarılması olduğunu da ekliyor, Malî tazminat diye bir düşüncesi bulunmadığını da açıkça söylüyor.
*
Dün gazetelerde yeni bir bildiri haberi yer aldı. ABD dergisi New York Review Books’un şubat sayısındaki 150 imzalı bu bildiriyle, İsrail ve Filistin’den «Korkuyu ve acıyı dindirecek âdil ve güvenli bir ortak yolda buluşmaları» isteniyor.
Dünyaca tanınan 150 yazar, düşünür, sinemacı ve sanatçı arasında Orhan Pamuk ile Yaşar Kemal, İdil Biret ile Fazıl Say, Zeynep Tanbay ile Elif Şafak da var.
Dünyanın çeşitli yerlerinde çözümsüz meseleler yaşanıyor. Davos’taki tartışma da bu halin örneklerindendi. Siyasî psikolojinin dünya sözcülerinden Prof. Vamık Volkan, kendisiyle bu meseleleri konuşan Pınar Öğünç’e bakın neler dedi:
– Şimdi Obama «Terörizmle olan savaş bitti» diyor. Her şey 180 derece değişti. Nereden buldular bu adamı bilmiyorum. Sanki psikanalizden geçmiş biri gibi konuşuyor.
Şu kehanet de onun:
– Obama başarılı olursa Türkiye de değişecek. Dünyadaki bütün liderler Bush’u kendine model almıştı zira...
– Obama başkan olmasaydı, diyor Pınar; Erdoğan böyle bir çıkış yapamazdı mı, diyorsunuz?
– Diyorum ki, Gazze’de yaşanan, Obama gelmeden son bir defa hıncımı alayım, arzusudur (Radikal, 2 şubat).
Prof. Volkan’la mülakat bugün devam edecekti. Haydi, şimdi gidip onu okuyalım!

Çetin Altan’ı seyrederken
Cihat Baban sağ olsaydı, pazar akşamı onu arayıp sorardım herhalde:
– Ağabey, bir hikmet olarak alıp kabul ettiğim bir sözün vardır ya bana; hani «Sakın kendini yazmanın şehvetine kaptırma!» diye... O akşam Çetin Altan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın elinden 2008 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alırken senin sözünü hatırladım.
Nedir yani! Yazıları uğruna hapislere giren, Meclis’te milletvekillerinin yumrukları, tekmeleri altında canından olmasına ramak kalan Çetin, kendini yazmanın hazzına, şehvetine kaptırdı da ne oldu?
Ben de çevremdeki gençlere o tembihi tekrarlar dururum. Çetin’i seyrederken düşündüm:
– Yoksa biz onlara korkaklık ve eyyamcılık etmelerini mi söyledik durduk, ne dersin ağabey?
Sait Faik’i bizden sonraki nesiller de benimsedi, diye sevinmiştim Çetin! 1954’te 48 yaşında öldü ve hemen ertesi yıldan başlayarak onun adına edebiyat ödülleri verilmeye başlandı.
Nâzım’ın dünya çapında gördüğü ilgi, nesillerdir süren ve sürecek Orhan Veli sevgisi, bizden birine hayır dünyada vermezler diye kasıldığımız Nobel’i Orhan Pamuk’un alması, beni çok mutlu ederken hep düşünmüşümdür; «Hakkı sen aslında edebiyatçı olmanın peşindeydin de, yeteneksizliğini bildiğinden bu tercihini gizledin galiba. Gazetecilikte ne yapsan da memnun olmayışının sebebi bu, demek ki...» diye.
Seni seyrettim ödül töreninde. Ve sessiz, yalnız köşemde bir kere daha idrak ettim ki, sende de ben, usta romancı, tiyatro yazarı ve siyasetçi Çetin Altan’dan çok, eşi menendi zor bulunur bir köşekadısını hayranlık duyarak sevmişim.
Tamam gençler, bir gazetecinin mesleğinden birini fazla beğenmesini ve övmesini yadırgarsınız, çünkü buna alışmadınız.
Ben de Çetin’e döneyim:
– Arkadaş, sen hâlâ sabahtan akşama masa başında okuyup yazmakla, olmadı akşamları o masadan bir diğerine nakl-i mekân etmekle mi geçiriyorsun bütün vaktini? Sahnede duruşunu, yürüyüşünü mütereddit buldum. Beni hafta sonları çocuk-torun takımı Boğaz’da haldır haldır yürütüyorlar. Karşı tarafın sahil yolları Boğaz’ı aratmaz hale geldi. Tembelliği bırakıp yürüsene sen de biraz.
Herkes senin kadar vazgeçilmez değil bu meslekte. Yaşlı görürlerse peşimizden teneke çalıyorlar Çetin, bizi de düşün!
Yanaklarından öperim!