Kadın var, yeşili yaprak eder

Girdiğimiz toplumsal süreçten, kadınlarımız özgül ağırlıkları artmış olarak çıkacak, bu şimdiden belli.

Girdiğimiz toplumsal süreçten, kadınlarımız özgül ağırlıkları artmış olarak çıkacak, bu şimdiden belli. Evvet efendim, kadın bu toplumda çoktaaan hak ettiği yeri eninde sonunda alacak.
Bu açıdan dün dikkati çeken haberler, bakın nelerdi.
Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu konuştu ve kestirip attı: «Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareket irticadır.» Bir yıl önceki «Yargı mensupları hedef gösteriliyor» uyarısının görevlilerce dikkate alınmayışını kınadı ve Danıştay saldırısında öldürülen 2. Daire Başkanı Hâkim Mustafa Yücel Özbilgin'i saygıyla andı (Radikal, 11 mayıs).
Ahmet Hakan'ın soracağı tuttu: «Prof. Türkân Saylan'ın 1983'te bilimsel bir sempozyum için Cidde'ye gittiğinde, Kâbe'yi tavaf edip umre yaptığını biliyor muydunuz?» Ve Türkân Hanım'ın başı örtülü bir fotoğrafını kullandı. Ondan sonraki maddeyi burada tekrarlamaktan ben «taaccüp» ederim, Ahmet de ne dediğimi anlar (Hürriyet, 11 mayıs).
Sekiz dokuz sayfa ötede, Gila Benmayor soruyordu:
– Türkân Saylan'a hayran olmamak mümkün mü? Saylan'ı yıllardır izlerim, «kadın yaratıcı zekâsı» olağanüstüdür. Burada «Cumhurbaşkanı kadın olsun» diye okurlar arasında yaptığım küçük çaplı ankette birinci gelen de oydu.
Gene Hürriyet'te, beş altı sayfa sonra Ferai Tınç:
– Tepeden inme isimler («sadece şöhretleri göz önünde tutulan» kadınlar) hem parti içi huzursuzluk yaratır, hem de seçmen bunun göstermelik olduğunu anlar, diyor. (Siyasette özlenen «Politikalar üretecek birikimde kadın adaylar»dır.)
Siyaset önemli de olsa, kadının bütün ağırlığını koyması gereken tek alan değil elbette.
Gene aynı gazetede Vahap Munyar, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı'nın, Londra'da, Financial Times'ın CEO'suna sorduğu suali okurlarına aktarıyor:
– Gazetenizde, Türkiye'de Genelkurmay Başkanlığı'nın yayımladığı bildiriye yer vermişsiniz. Ama, Çağlayan'da bir milyondan fazla Türk insanının, «Ne şeriat, ne darbe!» sloganı attığını, bu amaçla toplandığını görmezden gelmişsiniz.
Ve dünkü Radikal'de, sizlerle buluşma köşemiz Cihannüma'nın bitişiğinde, H. Gökhan Özgün imzalı yazı. (Bir süredir komşum oldu, ama kimdir bir fikrim yok. Geçen gün size, gazetelerin ayrı tellerden çalanlar orkestrasına dönüşmüşlüğünden şikâyet ettim. Gelen cevapların hepsini de okudum. Yarın bu konuya döneriz.)
Daha başlığından ne mene bir yazı olduğunu anlıyorsunuz: «Türkân ve Hayrunnisa ve aşk ve ihanet ve intikam».
Biri, benim de iyi tanıdığım Prof. Türkân Saylan, diğeri Abdullah Gül'ün eşi Hayrunnisa Gül, anladığıma göre; evet başı örtülü, ama ben hiçbir yanlışını, bir densizliğini, hatta bakan eşi olarak en küçük bir hatasını görmedim.
Şimdi şu satırlara bir göz atın: «Avrupa kendine yeni bir aday bulmuştur. Hem de bir külkedisi. Doğuştan prenses Türkân, o güne kadar hiç yüzüne bakmadığı külkedisi'ne, Hayrunnisa'ya ikrah dolu bir bakış fırlatacaktır. Türkân yerine Hayrunnisa. Bu Avrupa neyin peşindedir?
İçimden suç işlemek geliyor, beni anlar mısınız?
Bu yaştan sonra.
Mevlana mı, Ebul Hayr mı?
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Diyanet dergisinde, Din İşleri Yüksek Kurulu uzmanlarından Dr. Ömer Yılmaz'ın «Mevlana ve magazinleştirilmesi sorunu» başlıklı bir makale yayımlanmış. Uzman, öne çıkarılan iki konu var, diyor. Biri «Allah aşkıyla dönüşü simgeleştiren semanın bir gösteri haline getirilmesi. Doğru bir yaklaşım değildir.» (Beni de, Mevlana Senfonisi'ne eşlik eden semazen rolündeki dansçıdan söz ederken «gösteri» dedim diye eleştirenler oldu. Ama seyrettiğimiz ayin değil, düpedüz bir gösteriydi.)
İkinci konu, Mevlana'ya mal edilen «Ne olursan ol gene gel!» sözünün, ona değil, İranlı şair ve mutasavvıf Ebu Said Fazlullah'a (Ebul Hayr) ait olması (Sabah, 11 mayıs). Yeni bir bilgi değil bu. Çok önce yazdığımı, tekrarladığımı hatırlıyorum. Rahmetli Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan'dan dinlemiştim. Ona da Tunus'taki bir tıp kongresinde Mısırlı bir meslektaşı söylemiş.
– O şiir Mevlana'nın değil, Ebul Hayr'ındır, demiş. Ama sizin, Mevlana'nın değerini belirtmek için böyle bir dizeye ihtiyacınız yok ki! On üçüncü asırda bir Mevlana'nın dediklerine, bir de Avrupa'nın kültür olarak nerelerde gezindiğine bakın... Karşılaştırın bu ikisini, Mevlana'nın büyüklüğünü ve kültür tarihinde ne anlama geldiğini ifade etmek için, başka bir şey söylemenize ihtiyaç yok ki!
Dil Yâresi
Türkçe dostlarından (Gülçin ve Tahir Dengizmen)

  • «Tat» kelimesinin yazılışında bir tereddüdümüz var. «Tadlar» mı, yoksa «tatlar» mı yazmalıyız, hangi imla doğrudur, konusunda kesin bir karara varamadık. (Kelimeyi bir reklam cümlesinde kullanacaklarmış.) Yardım ederseniz çok memnun oluruz.
    – Bildiğim kadarını söyleyeyim. Aslında bu kelime tad diye yazılmaz; bu imla kelimeyi Arapça'dan aldığımızı sananların bir işgüzarlığı ve hatasıdır.
    Doğru imlası tat'dır. Zeyneb'in Zeynep olması gibi değil. Kelime eski Türkçe tatıg'dan geliyor. «Dad, tad, tat» diye de yazılmış. Asya Türkçe'sinde tatıg (veya tatığ veya tatağ) «yemek, aş, tat» anlamlarında bir kelime.
    Sualinizin kısa cevabı, tadlar değildir, tatlar yazılacak.