Kadir Bey'in işi kolay değil

Yazmaya başlamadan durdum, CNN Türk'te Göksel Göksu'nun suallerine cevap veren, İstanbul'un iyi niyetli Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı dinledim biraz.

Yazmaya başlamadan durdum, CNN Türk'te Göksel Göksu'nun suallerine cevap veren, İstanbul'un iyi niyetli Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı dinledim biraz. İstanbul'da yol yapımı için düşündükleri bütçe 2-2,5 milyon YTL civarındaymış.
Bırakın trafik düğümünü, yol ihtiyacını filan, kendisi de «biraz mimar» olan belediye başkanımız, yeni bir denetim düzeni başlatmaktaymış ki, imara aykırı bina yapımlarını sokaktan geçen İstanbullular da fark ederek, resmî makamlara şikâyetde bulunabilecekmiş.
Melen'den su geliyor, üçte bir ihtiyaç karşılanır, diyor Başkan. İstanbullu da yüzde 50 tasarruf yaparsa, susuzluk diye bir meselemiz olmayacak.
Dijital ortamdan faydalanmada Los Angeles şehriyle aynı hizadayız, müjdesini de verdi.
Göksel, havaray yapımını sordu Topbaş'a. O, fikir ve uygulama tamam da, Başkan tepemizden geçecek hatlı sistemin adını henüz kabullenmemiş; ben de ilk defa işitiyorum. «Demek Marmaray'la kafiyeli olsun istediler» diye düşünmüştüm.
İETT Genel Müdürü Mehmet Öztürk de «Toplu taşıma ihtiyacını otobüs sayısını artırarak karşılamak aklın alacağı iş değil» diyor. Demek yerin üzerinden veya altından metrobüsler geçirerek, yer yer havaraylar döşeyerek, Paris örneğinden faydalanmaya çalışacaklar.
Sayfiyelerde oturan Parisliler, şehrin kapılarına kadar kendi arabalarıyla gelir ve işyerlerine metroyla ulaşırlar ya! Bu düzeni İstanbul'da da kurmayı hayal ediyorlar.
Bizim bu meseleyi çok önce konuşmuşluğumuz var, hatırlar mısınız? Hani, yabancı uzmanların uyarılarından yola çıkarak, İstanbul'a yer altı metrolarından çok, köprü metroları gerekir, diyor; hemen başlanması gereken yeri de söylüyorduk: Harbiye'den Kurtuluş'a bir köprü-metroyla geçmek.
Kadir Bey Başkan sanırım zamanla, yer altı metrolarından vazgeçerek, metrobüs ve köprü-metrolarıyla yetinmek zorunda kalacak. İstanbul'un beş on yıl sonra ne hale geleceğini tasavvur edebilir misiniz?
Ben, şehrin canevlerinden geçen köprü-metrolar gördüm. Örnekleri Paris'te de var. Tasavvur edebilirim de, o yönde düşünmek bile istemiyorum. Paris de nihayet, nehir kıyısında bir ova şehridir. İstanbul ise yerini ehlikeyfin seçtiği bir güzel şehir.
Geyik dağdan dağa atlarken güzel / Nar dalında diş diş çatlarken güzel / Kestane mangalda patlarken güzel... der Cahit Sıtkı Tarancı. Güzel dediğin nazlı olur. İyi niyetli, geçim ehli Kadir Bey'in işi hiç kolay değil. Allah yardımcısı olsun!
Dil Yâresi

  • Bir okurum sordu, ben ayrı yazıldığını biliyorum, dedim; ama gene de telefonun iki ucunda sözlüklere, imla kılauzlarına baktık.
    Sual şu: sınır ötesi mi yazılır, sınırötesi mi? Yani sınır ve öte kelimeleri, bu anlamda bir araya gelirken ayrı ayrı mı kalmış, yoksa birleşmiş midir?
    Ayrı kalmış. Benzerleri de öyle: sınır boyu, sınır dışı, sınır kapısı, sınır taşı gibi... Keza fizik ötesi, kızıl ötesi, mor ötesi gibi...
    Kaldı ki Ömer Asım Aksoy ve TDK imla kılavuzlarında ve diğerlerinde de bu iki kelime ayrı yazılmaktadır.
    Bayram dileği diye, derim ki...
    Ait olduğumuz toplum, ömrümce tanıyabildiğim kadarıyla, örf, âdet ve gelenekler yaratan ve var olanı yaşatabilen bir toplum değil.
    Görgü ve gelenek, sahiplenip korumak kadar yaratıcı yetenek de isteyen değerler. Bu alanda yaratıcı olduğumuz söylenemez.
    Yıllar önce yazdığım bir değerlendirmeyi tekrar edeceğim. Televizyonun hayatımızda yer etmeye başladığı yıllardı. Mütevazı ailelerin tombalalı yılbaşı gecesi toplantılarından ağır ağır vazgeçtiğini konuşuyorduk. O geceleri evi dışında bir eğlence yerinde geçiren eşim dostum pek azdı.
    – Artık tombala oynanmıyor, diyecek oldum. Herkesin beklediği de buymuş gibi bir tartışmadır başladı ve epey sürdü. Derken içimizden biri:
    – Peki biz şimdi ne yapıyoruz, ne bekliyoruz, diye sordu.
    Ve aldı cevabını:
    – Bakalım yılbaşı gecesidir diye, bu akşam olsun Nesrin Topkapı'nın televizyonda görünmesine müsaade edecekler mi? Bilmediğimiz için merak ediyoruz. Çıkarsa tam gece yarısı çıkar, oturmuş onu bekliyoruz, dediler.
    Güldük gülmesine, ama yılbaşı gecesi diye bir şenliği, heves ettiğimiz halde bir türlü benimseyemediğimizi de konuştuk o akşam.
    Ben çok daha önceden, düğün dernek âdetlerimizi niye terk ettiğimizi sormaya başlamıştım. Lisedeyken, ana-baba zoruyla gittiğim, Taksim Belediye Gazinosu'ndaki bir düğünde isyan ettiğimi hatırlarım. Gelin ile damadın Mendelssohn müziğiyle merdivenlerden indikleri andı, hiç unutmuyorum.
    Örfüne sahip çıkmak, geleneklerini yaşatmak ve geçen zamanı ve yeni şartları değerlendirerek gelenekler yaratmak, bir arada yaşama üslubunu geliştirmek, güzelleştirmek, bana, bir toplumun sağlığının, canlılığının işaretidir gibi geliyor.
    Köyde, kasabada, mahallede yaşamayan, büyükkentli dediğimiz milyonlarca insanız. Bayramlarımızı yeni şartlar ve imkânlar sayesinde geliştirdik, şimdi eskiye nispetle daha iyi kutluyoruz, Allah için tadını da çıkarıyoruz, diyebilir misiniz?
    İçtenlikle, bugün içimden okuruma ne demek geliyor diye sordum, kaleme davranırken:
    – Bayramınız kutlu olsun, mutlu olsun, demek öyle anlamsızlaşmış ki, bunu niye böyle hissettiğimi anlatmaya çalışırım, daha iyi, dedim kendi kendime.
    Evet! Aynı toplumun insanları olarak birbirimize topluca sağlık, mutluluk dileyelim! «Berây-ı ihtimal» Allah akıl versin, demekten de geri kalmayalım!